İMANIN PSİKOLOJİK YAPISI
Eser yazarı : Hülya Alper (Marmara Ünv. İlahiyat Fakültesi)
Yayınevi : Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002
- St.Thomas’a göre bilgi görülen bir şeye olurken, iman görülmeyene yöneliktir.
- Firavun’un tam boğulacağı esnada yaptığı imanın eksik olma nedeni iman olayının gaybi vasfını kaybetmesidir.
- “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde bir burukluk duymadan, tan anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar” (Nisa 4/65)
- Güçlü bir iman insanı eyleme geçirir tersi durumda ise imansızlık denemez.
- İman fiilini, bir oyun gibi alışkanlık haline gelmiş bir formülle, sadece ağız ile tekrar etmek değil, fakat bütün ruh ile her gün yenilemek lâzımdır. [Armand Maurer, "Introduction", Faith, Reason and Teology...]
- Günlük hayatta ‘A hiçbir şeye inanmaz’ şeklinde bir kullanım mevcutsa da bu yargı sadece görünüşten hareketle verilmiş, temelsiz bir hükümdür. Hakikatte herhangi bir şeye inanmayan insan yoktur. İnanılan şey çok değişik olabilir; fakat o hiç bir zaman eksik değildir. Çünkü hiçbir şeye inanmayan insan yaşayamaz. Hayatını devam ettirmek için inanmak zorundadır.
- Dinsizlik de insan üzerinde din gibi fonksiyon icra edebilir. Zira dinsiz olan insan bir şeyin var oluşuna değil de olmayışına iman etmiştir.
- Eğer insan hayatında bir kez seçme durumunda kalacaksa bu önemli bir seçim olur. Kendisine Kuzey Kutbu’na gitmesi teklif edilen kişinin durumu gibi. Muhtemelen o kişi hayatında bir daha böyle teklif almayacak ve seçimi onun için çok önemli olacaktır. İmanın ortaya koyduğu seçenekler, içinde bulundukları durum itibariyle, insanı bir safta bulunma mecburiyetinde bırakır. Burada üçüncü şık yoktur; seçmek ya da seçmemek. Şüphe de inkar anlamına gelir.
- Paul Tillich (1886-1965) imanı insanın nihai kaygısı olarak tanımlar. İman insanın kişisel yaşamının merkezinde olup hayatın bütün yönlerini kuşatır.
- İdrak edilecek konu seçildiği gibi aynı obje kişinin içinde bulunduğu duruma göre farklı algılanabilmektedir. Mönü listesindeki yemekler aç bir kişinin, içecekler ise karnı tok diğerinin daha çok dikkatini çeker. Bu bütün idraklerimiz için de geçerlidir. Hatta zihin yapısı, seçici hassaslaştırma (sensitive sensitization) yoluyla aynı objenin, zihnî sistemleri değişik fertler tarafından, farklı yorumlanmasına neden olur.
- Upton Sinclair (1878-1968) adlı yazar The Jungle adlı bir romanında Chicago rıhtım depolarındaki etlerin nakil işlerinde çalışmak zorunda kalan işçilerin yaşantılarını anlatır. Yazar bir sosyalisttir ve idrak ettiği olaylar ona, insanlığın sosyalizme olan ihtiyacını göstermiştir. Ancak okuyucuların çoğunluğu sosyalist değil et yiyici kişilerdir. Bu sebeple kitapta geçen olayları kendi idraklerine göre yorumlamışlardır. Okuyucular romanda haftada 6.65$ alan Jurgis gibi insanların hikayelerini değil diğerlerini fark ederler: Bunlar jambon teknelerine düşen diğer işçilerle, depo farelerinin hikayesidir. Dolayısıyla okurlar sosyalizmle ilgili kısımları değil, üretim safhalarındaki hijyen koşullarıyla alakalı kısımlara dikkat etmişlerdir. Okurlar sosyalizmle değil çıkarılması gereken gıda kanununu önemsemişlerdir. Sinclair’in eseri Amerika’da kendi kastettiği doğrultuda değil ama etlerin ne tarzda hazırlanması konusunda reformlara sebep olmuştur.
- Dr. A.Carrel göre hastalarından imanlı olanların yaralarının diğerlerine göre daha olumlu sonuçlar verdiğini gözlemlemiştir.
- Sevginin bir çok benzer tarifinin aksine İbnü’l-Arabi (ö638-1240) sevginin tamamiyle tanımladığını görmediğini ancak geride bıraktığı izlerle ifade edilebileceğini belirtmiştir.
- İnsan çevresinin hem yaratıcısı hem de yaratığıdır.[Arthur T.Jersild, Çocuk Psikolojisi] Frankl’in (1905-1939) vurgusu “insan koşullardan özgür değildir. Ama bu koşullar konusunda tavır almakta özgürdür. Koşullar onu tam anlamıyla şartlandırmaz. Bu koşulların üzerine çıkabilir.”
- Doğrudan iradecilik (direct volitionalism) sınıflaması içinde yer alan filozoflar, imanı iradenin ürünü olarak görmektedirler. St.Thomas ise “iradenin etkisiyle harekete geçen zihnî bir fiil” olarak tanımlar.
- İman içinde iradeye yer açan etken, onun bilgiden ayrılan yapısıdır ki bu da onun gaybi oluşuyla ilgilidir. İman önermelerinin ancak insan iradesini mecbur edecek bir yapıda olmaması durumunda, insanın bir tercihinden bahsedilebilir. Aksi halde herkesin iman etmesi kaçınılmaz olacaktır.
- Hıristiyan değer sistemi iradeye özel bir değer atfetmektedir. St.Thomas imanın rasyonel bir tavır olduğunu iddia eder ve imandaki delil eksikliğinin irade ile tamamlanması gerektiğini öne sürer. İslam alimleri ise vahyin ifade ettiği gibi bazı hallerde kendilerine din tebliğ edildiğinde inkar edenler, iman konularının doğruluğuna vicdanlarında kanaat getirirler ve doğru olduğunu bildikleri halde inat, kibirlenme gibi nedenlerden iman etmezler.
- “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin” Kehf 18/29, İnsan 76/3, Beled 90/10
- Müslüman bir mütefekkir delilim yokta ondan inanıyorum gibi irrasyonel tavır içine girmemiştir. O aciz kaldığı için değil, makul gördüğü için inanmaktadır. [Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s.244]
- Gazzali avamdan müttaki olan birinin imanını, kendisini hiçbir kuvvetin sallamadığı dağlara, kelamcıların itikadını ise rüzgarın istediği tarafa savurduğu bir ipe benzetmiştir.
- İnsanoğlu, kendi varlık alanı dışında kalan evrene bakıp tefekkür ettiği gibi, kendine dönerek kendisi üzerinde de düşünce üretebilen bir canlıdır. Bu yapısıyla evrenin sırlarını gün yüzüne çıkarmakla iktifa etmeyerek, kendisinin nasıl bir canlı olduğunu keşfetmeye çalışmıştır. Hatta nasıl sorusunun cevabını aramanın da sınır ötesine geçerek, varlık sebebini, varoluş gayesini başka bir deyimle varlığının anlamını sorgulamıştır. Ben kimim ve niçin varım? Varlığımın bir anlamı var mı ve bir gayeye yönelik mi? Gibi cümlelerle dile getirilen bu sorular ifade olarak basit görünmesine rağmen, hakikatte insanoğlunun en anlamlı ve de en çetrefilli soruları olup bünyesinde ağır metafizik problemleri barındırır.
Bu arayışı Freud “Kişi, yaşamın anlamını ve değerini sorguladığı an hastadır” şeklinde ifade ederken, Viktor Frankl “Yaşamın anlamını merak eden kişinin ruh hastalığını sışa vurmak değil doğru bir şekilde insanlığını kanıtladığını” söylemiştir.
Kişi kendi hayatına bir anlam katamadığı durumlarda yoksunluk duygusuna kapılır. 170000 üniversite öğrencisi arasında yapılan ankette %68 en yüksek hedef olarak anlamlı bir yaşam felsefesi peşinde olduklarını söylemiştir. Başka bir ankette de intihar girişimlerinin %80′ninin sebebinin “yaşamın anlamsız görülmesi” nedeniyle olduğunu göstermiştir.
Sanıldığının aksine yüksek ekonomik refah seviyesi insanları mutlu etmeye yetmemektedir. Bugün daha çok insan yaşamak için gerekli araçlara sahip ama yaşamak için anlamları yoktur. İnsanlar hayatlarını idame ettirebilmek için bir anlam ve değere ihtiyaç duyarlar.
Kur’an-ı Kerim’de dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğu hatırlatılmaktadır. Bütün dünyayı saran bir sahnede olduğunu fark eden insan artık hangi rolü oynarsa oynasın dünya hayatı onu tatmin etmemektedir. Oyunun renkliliği, hızlı akışı, coşkusu onu tamamen celbetme gücü taşımamaktadır.
İngiliz mühtedilerle yapılan ankette %49′u önceki hayatlarını “anlamsızlık”, “bir hedefi olmama”, “kendini eksik hissetme” şeklinde yorumlamışlardır.
Anlam arayışını psikolojik bir hastalık olarak değerlendiren Freud dahi dinin insan varoluşu hakkında bilgi verdiği, yaşamın iniş çıkışlarında insanın duyduğu korkuyu dindirdiğini belirtmiştir.