NUH’UN GEMİSİNE BİNMEK
Eser yazarı : Ali Bulaç
Yayınevi : İz Yayıncılık, 1995
Sosyolojiye isim babalığı yapmış olan A.Comte ilahi ve kutsal olanların nesnelere aktarılmasına karşı gelirken, kendisi “insanlık dini” kurmaya çalışmış, aşık olduğu kadını tanrıça ilan ederek ona tapınmayı temel kabul ederek “insanlık” kavramını merkeze almıştır. Öldüğünde de mirasını köpeğine bırakmıştır. Comte pozitif bilimlerin yol göstericiliğine inanmış bunun için bir çok kişiyi inandıklarına davet etmiştir.
İnsanların dini canlanışa yönelmesinin nedenlerinden birisi de batının öncülüğündeki modernitenin içine düştüğü krizlerdir. Dinler Tanrının yarattığı evrende Tanrıya rağmen yaşanamayacağını söylerken Yeni Dünya Düzeni pek de yeni olmayan idealleri ön plana çıkarmaktadır.
Hümanist bakış açısı insanın bireyci, Din ise kişilik tanımını öngörür.
İslamiyet’te temel ilke gerekli tebliğ yapıldıktan sonra “herkesin kendi imamcı ve hâli üzerine terk edilmesidir”. Bu ilke tarih boyunca iki kez terk edilmiştir. Bunlardan birincisi; Amr b. As’ın Mısır’a girişiyle Müslüman olmayı reddeden Mısırlıların her sene bir genç kızı Nil’e kurban olarak sunma adetleri, diğeri ise; Hindistan’ın fethinden sonra kocaları ölen dul kadınların kocalarının cesetleriyle birlikte ve diri diri ateşte yakılmalarını ön gören Hindu adetinin yasaklanması.
20. yy. aydınlanması ile aklın inanç karşısında özgürleşmesi beraberinde Nazi ve Stalin totalitarizmlerine de neden oldu. Aklın kendi başına özerkleşmesi, bireyi içinde bulunduğu ruhsal ve entelektüel yetersizliklerden, insanlığı yaygın açlık ve yoksulluktan, her gün daha çok artan suç ve uyuşturucu alışkanlıklarından ya da modern devletin homojenleşerek dünya ölçeğinde egemenlik kurma teşebbüslerinden ve en önemlisi gezegenimizi tehdit eden kirlilik ve imhadan kurtarabilecek mi?
Mantıksal bakımdan “tutarlı” olan bir akıl yürütmenin dayanak teşkil ettiği bir tez mutlaka “doğru” olmayabilir ve çoğunlukla sayısız yanlışlık tutarlı örgüler içinde uzun zaman ve geniş kitleler tarafından kabule değer bulunmuştur.
Avrupalılar, yalnızca değerli maden, altın ve gümüş ile köle emeği yağmalamakla kalmadılar, en geniş anlamda kültür hırsızlığı da yaptılar. Bu hırsızlığa başka kültürleri ve bu kültürlerdeki hukuk, felsefe, bilim ve sosyal değerleri inkar etmekle başladılar ve fakat ince eleyip sık dokuyarak her değeri kendi kültürlerine kattılar. Köleliğin ilke düzeyinde reddi, ırklar arasında eşitlik, kadının bir insan olarak yüceltilmesi, her yönetilenin kendi yöneticisini seçmesi, siyasal katılım, muhalefet hakkı, temel hak ve özgürlükler vb. değerler…
Bugün hâlâ İslam coğrafyasında çok etnik gruplu, çok dinli ve çok kültürlü çeşitlilik varsa ve bu çeşitlilikler İslam hakimiyeti boyunca eritici bir kazan içine atılıp yok edilmemişlerse, bunun tek izahı İslami çoğulcu modelin sosyo-kültürel özelliğidir.
Ancak biz Hindistan’da İngilizlerin kendi tekstil mallarını pazarda Hind kumaşlarına karşı rakipsiz kılmak için 40 bin Hintli kumaş imalat ustasının kollarını kestiklerini biliyoruz.
Bir uygarlık kemal aşamasına geldiğinde iç enerjisini tüketmiş olarak doruk bir noktada durur. Bundan sonrası daha yükseklik değil, bir süre yatay yaşama hâli arkasından gelen düşüştür
Matematik bir dille ifade edilmeyen hiçbir şey bilimsel kabul edilmemektedir. Psikoloji ve psikiyatri gibi tamamen psişik düzlemlerde cereyan eden olay ve davranışlar dahi nesnelleştirilerek matematikle ifade edilmeye çalışılmaktadır. Yanılgı noktası ise; matematiğin mutlak kesin ve tarafsız doğruların dili sanılmasıdır.
Evrende her şey gibi matematik de tarafsız ve nötr değildir; dinden bağımsız düşünülemez. Bu anlamda modern matematik ve onun kanıtladığı doğrular, tıp kadar hatta ondan daha fazla ideolijiktir.
İbn Sina ve diğer Meşşai filozoflar, Yunan evren anlayışına uygun, zamanı “hareketin ölçüsü” olarak tanımlamışlardır. Ne var ki zaman salt fizik varlığın ölçülebilen hareketine indirgenemez. Molla Sadra, yalnız maddenin nitelik ve ilineklerinde değil, cevherde de hareket olduğunu söylerken bu evrensel ve külli değişim olgusuna işaret etmiştir ki, felsefe tarihinde bunun anlamı Aristo ve İbn Sina’yı tahtlarından indirmek demekti.
Sınır tanımaz serbesti arzusu hakiki özgürlük değil, tam aksine hakiki tutsaklıktır. Bağımlılığa karşı duyduğumuz haklı tepkinin sonunda yine bizi bağımlılığa mahkum etmesi özgürlüğün tipik suiistimalidir.
Modern insan, taşın manevi ve anlamlı bir iç hayata sahip olduğunu kabul etmek bir yana, rengarenk güzellikler ve canlılık içinde tek bir ilahi şarkıyı terennüm eden canlılar dünyasını, hayat alanını bile bir iç anlamdan yoksun, determinist, zorunlu ve mekanik kurallarla hareket eden bir nesneler yığını olarak görmekte, böylelikle kendi iç dünyasını da taşlaştırmaktadır.
Modern insan ve “ilerlemiş toplum” hayat kaynağı ile ilişkisini tümden kestiği için ruhsuz, kuru ve anlamsızdır.
Varlık Alemi’ni kendi hayat kaynağından kopardığımız zaman, geriye kendilerine tapınılacak, denetimleri altına girilebilecek sayısız nesne kalır. Bu nesnelerin her biri ayrı bir tanrı olur.
Bir insanın kendisini somutlaştıramadığı bir şeyin mahiyetini bilemem deyip inkar etmesi, modern bilim adamının kendine özgü bir cehalet örneğidir. İşte tam bu noktada modern bilim Rene Genon’un dediği gibi “tıpkı, ışığın varlığını değilse de, sırf kendileri yoksun oldukları için hiç değilse, duyma duyusunun varlığını inkar eden bir kör gibi”dir.
Freud’un fetişizm ile cinsellik arasında kurduğu ilişkideki gibi, birey cinsel isteklerini cansız bir nesneye yöneltir ve onda veya başka nesnelerde karşılık arar. Serbest piyasa ekonomisi de reklam ve pazarlamada iletişim araçlarının olağanüstü imkanlarını kullanarak bu çöküntü halinden yararlanmakta ve hatta yararlandıkça çöküş süreci hızlanmaktadır.
Üretim hacminin sürekli arttırılması gerektiği, her üretilen bir maddenin temel ihtiyaç maddeleri arasında yer alması ve bütün bunlarsız bir hayatın düşünülememesi.. Amblem, flama, logo, arma, marka vb. şeylere gösterilen törensel bağlılık, klasik fetişizmin nasıl hâlâ ve fakat farklı formlarda sürdüğünü veya modernize edilip hortlatıldığını göstermektedir.
Her ayrıntı insanın önüne bir yenilik veya tatmin sağlayacak araç olarak öne sürülür. Ne var ki bu süreç içinde insan giderek tatminsiz, hoşnutsuz, doyumsuz bir yaratığa dönüşüyor. Çünkü her bir ayrıntı yeni ayrıntılara gebedir ve giderek ayrıntılar anaforuna kendini kaptıran insan tam bir karmaşa ve telaş içinde boğuluyor. Bu R.Garaudy’nın tam da araç bolluğu içinde amaç yokluğu dediği şeydir.
Hind felsefelerinden İslami öğretiye kadar bütün geleneksel kültürler, asıl acı ve ızdırabın kişinin kontrol edemediği istek ve tutkularından kaynaklandığını söyler dururlar. Çünkü gerçekten de nefsine uyan kişi daima ızdırap içinde yaşar ve bir kere kapıldığı istek ve tutkularını durdurmayı başaramaz. Kaldı ki tüketim toplumları bu insanın en doyumsuz yanını kuvvetli araç ve etkili yöntemlerle tahrik ettiklerinden, böyle toplumlarda acıdan kurtuluşun yolu olan istek ve arzuları denetlemek bir kat daha zorlaşmıştır.
Oysa gerçek şu ki gerçek ve hayat sade, yalın ve sınırlıdır. Sınırsız olan istek ve arzular, nefsin tutku(heva)larıdır. Bir kudsi hadis;
“Ey Ademoğlu! Yanında sana yetecek kadar nimet olduğu halde, seni azgınlığa sürükleyecek fazlasını arıyorsun. Ne azla yetiniyorsun ne de çokla doymasını biliyorsun. Canın ve malın güvenlikte, hastalıktan uzak ve günlük azığın yanında bulunduğu halde sabahlayabiliyorsan, artık seni Hak’tan meşgul edip uzaklaştıran dünyayı bırak (isterse) kıyamet kopsun” (Nakl. H.Hüsnü Erdem, İlahi Hadisler, Hadis No:72, s.41, 1987, Ankara)
Evreni yöneten İlahi Yasalar (sünen)dır. Ateş yakar, bu onun tabiatının gereğidir. Ama bazı durumlarda daha üst mertebedeki bir başka sünnete uygun olarak yakmayabilir; Nemrut’un ateşinin İbrahim (as) yakmadığı gibi. Modern bilim yalnızca bu düzlemi referans alır; ama bu düzlemin bir üst düzlemle bağını tanımaz. Kadın ve erkek birleşir, çocuk doğar; ama İsa (as) bir üst-düzlemin sünneti içinde babasız doğabilir. Öyleyse bizim dünya düzlemimizde zorunlu olan yasalar, bütün varlık düzlemlerinde mutlak ve zorunlu değildir.
Bu Tanrı’dan “uzaklık” dönemidir ve zaruri özelliklerinden birisi, insanın gerçek doğası ve sorumlulukları konusunda hiçbir düşüncesi olmayan erkek ve kadınlardan oluşan bir insan topluluğudur. Onlara göre insan Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi değil, hayvanlar aleminin en gelişmiş üyesidir.. kutsal metinler (Kur’an-ı Kerim) ilahi gazap’ın taşması sonucunda insanların maymuna dönüştüğünden bahsediyorlar; ancak, insanlık doğal olan hiçbir şekilde maymun türüne dönüşmeyecektir… Şu anlamdaki merkezini kaybettiğinden ve başka bir varlık düzlemine geçtiğinden bu yeni alemde maymuna benzer bir yer işgal edebilir. (Martin Lings)
Açıkça anlaşılmıştır ki, İbn Tufeyl’in roman kahramanı Hayy bin Yakzan’ın adadaki gözlemlerinden hareketle, kişinin tek başına ve saf müşahede yoluyla gizlenen hakikat’e ulaşması pratikte ve dünyanın bu günkü şartlarında mümkün değildir.