Gündüz sona erip, sokak lambalarının kısık ışıkları altındaki tüm caddeler kararmaya yüz tutmaya başladığında sokakta yürüyen adam çabucak biten ezanın ardından evinden içeri adımını attı. İçeri adımını atarken zihnini saran karmaşanın dalgınlığıyla ya da gerçekten dikkat etmediğinden akşam ezanını hiç duymadı veya duyamadı ve eve adımını atar atmaz, çiçekçiden satın aldığı vazoyu dikkatlice odasına bırakıp salondaki kanepeye sırt üstü uzandı.
Düşünen adam için günler ne olduğu anlaşılamadan, nasıl yaşanması gerektiği bilinemeden, henüz yaşıyorken tam olarak nasıl davranılması gerektiğine karar veremeden kendine göre geçip gidiyordu. Zaman o kadar hızlı akıyordu ki, günler, haftalar, aylar ve hatta yıllar uçup gidiyordu da gidişata çeki düzen verilmeye fırsat sunacak kısa bir müddet bile durup düşünmeye fırsat kalmıyordu. Hayattaki canlılık sunan şeyler de bir daha geri gelmemek üzere kayboluyordu.
Düşünen adam içinden çıkamadağı ‘neden’ler, ‘nasıl’lar ikilemleri altında adeta sokaklar arasında dolaşıp duruyor, henüz nereye gideceğini ve hangi yönde ilerleyeceğini bilmiyor, bilemiyordu. Ara vermeksizin yürümesi ve hep bir sonraki sokağı gözüne kestirip o tarafa yönelmesi, durup da doğru sokağı tesbit etmesini engelliyordu. Bilmediği hedefine bir an önce varmak istemesi yüzünden yanlış caddelerde, hatalı yollarda, istemediği bulvarlarda başı boş koşturuyordu. Üstelik, yanlış olduğu aşikar bu koşma çabasıyla sonuca daha çabuk ulaşacağını zannediyordu.
Yaşamın anlamını düşünmeye başladı; kendisini, çevresindekileri, dünyadaki tüm herkesi, hayvanları, bitkileri hatta cansız nesneleri bile.. Kendisi canlı bir varlıktı. Hareket edebildiğini, olaylara müdahele edebildiğini, başta kendisi olmak üzere dış dünyayı da değiştirebilme yeteneği olduğunu anımsadı.
O bir insandı ve bu özelliği ile hareket eden öteki canlılardan da ayrıydı. Aklı vardı ve bu özelliği ile diğer tüm yaratıklardan, hayvanlardan değişik olduğunun bilincindeydi. Öyleyse düşündüklerine göre davranışları hayvanlara ve bitkilere göre farklı olmalıydı.
Market işleten siyah elbiseli arkadaşının dedikleri aklına geldi. Arkadaşı ona, insanların diğer canlılar gibi olmaması gerektiğini, dünyada sadece standart davranışlar sergilenerek yaşanamayacağını, bir kere ve kısa denebilecek bir süreliğine gelinen bu alemde hayata anlam katılması gerektiğini anlatmıştı. Arkadaşına göre insanlar tüm isteklerine cevap vermeye çalışmalıydı. O, bunu sağlamak için de kurallara bağlanılmadan özgürce yaşanılması gerektiğini söylemişti.
Düşünen adam böylesi düşünceler altında adeta karanlık dehlizlere dalmış, herhangi bir yönden bağımsızlaşmış, kendini tamamen karanlığın kollarına bırakmıştı. Ucu görünmeyen sokakta yürümekten vaz geçmiş; bilmediği, zihnindeki kıvrımlar arasında göremediği ve farketmek istemediği zifiri havada kendine göre özgürce addettiği şekilde koşmaya başlamıştı.
Bir türlü tatmin olamadığı yaşam tarzı, değiştirmesini mümkün göremediği iç dünyası ve amaçsızca beklemeye koyulduğu karamsar geleceği… tüm bunları düşünürken bir yandan siyah giyen arkadaşının kendisine yaptığı telkinler ve ona hak verişi.. Düşündükçe daha çok boş veriyordu, düşündükçe düşünmemeye yöneliyor, daha fazla kasvete dalıyordu.
Karanlık git gide artıyordu.
Siyah giyen arkadaşının söyledikleri, giderek daha çok zihnini kullanmama arzusu ve bu yüzden aklın sunduğu mesuliyeti boş verme…
Salonda sırt üstü yatmaya devam eden düşünen adam kendini artan karanlığa salmıştı. Lambayı yakmak ona zor geliyordu. Yerinden kalkmak istemiyor. Gözleri git gide karanlığa daha fazla alışıyordu.
Düşünen adam siyah giyinen arkadaşının dediklerini anımsadıktan sonra analize başladı; arkadaşı haklıydı. Dünyanın tadını çıkarmalıydı. Her şey boş verilebilinirdi. Can sıkan kurallar insanları refüse eden birer saçmalıktan başka bir şey değildi. “Adalet” ve “eşitlik” gibi kurallar da aslında o kuralları koyan kişilerin kendi oyun kurallarını uygulatmak için söyledikleri birer yalandan ibaretti. Hem nasıl olsa kural koyucuların kendileri aslında kurallara hiç uymayan kişilerdi ve kurallar sadece sıradan insanların kontrol altına alınma çabasından başka bir şey değildi.
Düşünen adam siyah giyen arkadaşının dediklerini tasdiklercesine hatırlamayı sürdürüp, karanlığa ve sessizliğe iyice dalmışken birden bire “Allahu ekber” sesi duyuldu. Pencereden içeriye kocaman bir beyaz ışık parıltısı çarptı. Yatsı ezanı okunmaya başlamıştı ve nereden geldiğini bilmediği projektörün ışığı yanıp bir kaç dakika sonra da sönmüştü.
Düşünen adam aniden odayı saran ışıktan karanlığa alışmış olduğu için rahatsız oldu. Keyfi yerindeydi. Ve odanın ışığını yakmak istemiyor; dünyayı, dünyalıları, tüm insanları siyah giyen arkadaşının penceresinden düşünmeyi sürdürüyordu.
İnsanların neredeyse tümüne yakını ne kadar da sıradandı; onlar kolaylıkla başkalarından etkilenebiliyorlar, kolaylıkla çok saçma fikirleri kabüllenebiliyorlardı. İnsanlar kendilerini engelleyen kuralları yine kendileri koyuyor, hayatlarını yaşanmaz kılma adına bir sürü kendine bile faydası olmayan güce tapınıyorlardı. Bilimsel gerçeklerin ışığı dururken geleneksel tabulara takılıyor, nasıl oluyorsa akıl dışılıkların esiri olu veriyorlardı.
Düşünen adam bir kez daha tasdikledi ki, hayattaki her şey çok saçma ve dünyadaki hiç bir şey gerçek övgüyü hak edecek değerde değildi. O halde niçin diğerleri gibi olup, onların yaptığı gibi arzularına ket vursundu; onun da gününü gün etmeye hakkı vardı.
Karanlık tüm etkisiyle devam ederken düşünen adam yerinden kalktı ve köşedeki odaya yürüdü. Bu esnada koridordaki hiç bir ışığı yakmak istemedi ve yürümesi boyunca, biraz önce okunan yatsı ezanını anımsadı ve odaya girdi. İçeri adımını atar atmaz elini masadaki lambayı yakmak için uzattıysa da bundan vazgeçti.
Düşünen adam her gün ezan sesini duyuyordu fakat ezanın mahiyetini sorgulamak istemiyor, fazlasını düşünüp de mesuliyet altına girmek zorunda kalmak istemiyordu. Küçüklüğünde camiye gitmişti. Bu yüzden içinden bir ses onu kendi çevresindeki kutsallara karşı temkinli davranmaya itiyordu. Hissettiği iç engelleri, çevresinin üzerindeki sosyal baskıya ve geçmişinin şimdiki hayatında etkinliğini özgüvenindeki yetersizliğe bağladı. Belki daha güçlü davranmalı ve hiç bir gücün baskısından etkilenmemeliydi.
Sanki kalabalık harabe binalar arasında ne tarafa gideceğini kestiremiyordu. Rastgele ilerlediği kısımda ise yürümesini devam ettiriyor fakat bu gittiği yolun esasında hedefinin aksi istikamette uzandığını da fark ediyor ancak daha fazla kafa yormaktan kaçınıyor, belki de ihmalde buluyordu.
Her ne kadar içinden gelen ses yanlış yöne gittiğini söylese de inadını sürdürdü ve bile bile bilmediği yolda yürümekte ısrar etti..
Sıradan birisi olmamalıydı ve zaten sıradan birisi de değildi. Herkes gibi düşünmek, kendini üst bir gücün istediği biçime sokmak zorunda değildi. Belki insanlar diğerlerinden etkilenip ne olduğunu bilmedikleri bir sürü topluluğun üyesi olabilirlerdi fakat kendisi kolayca yönderilemezdi. Aklı ona yeterdi ve aklı sayesinde her zorluğun üstesinden gelebilir aklını kullanarak tüm karmaşık sorunlara çözümler üretebilirdi.
Dikkat ettiği zaman görüyordu ki hep zayıf, düşüncesiz, monoton insanlar birbirlerine destek olmak için ya da öyle gördükleri için yetişe geldikleri toplum gibi düşünüyorlardı. Onun gözünde saçma sapan hayvanlara tapan insanlarla, dünyanın seçilmiş kulları olduğunu düşünüp kendilerine göre tanrıya tapan dindar insanlar aynı idi; onların yerleri değiştirildiğinde dindarlar bazı sıradan canlılara, hayvana tapanlar da bulundukları yerin dinine kolaylıkla uyum sağlarlardı. Ona göre insanların ortak sorunu kendileri olamamaları, başkaları gibi olmak zorunda hissetmeleriydi.
Kendine baktı. Diğer canlılarda olmayan bir özelliği vardı; akıllıydı. O halde bu üstünlüğünün bir anlamı olmalıydı. Aklını kullanmalıydı. Ancak böylelikle ne olması, ne yapması, nasıl tepki vermesi gerektiğini anlayabilirdi. Bu zamana dek süren yılları hep buhranlar içinde arama fakat bulamama ile neticelenmişti. O da diğer insanlar gibi davranmış, sadece bulunduğu ortamın sürüklemesi ile yol almıştı.
Düşünen adam kendini tamamen kaptırmıştı. Köşedeki odada, vakit gece yarısına yaklaşıyordu ki pencereden bir miktar ışığın içeriye doluşmasıyla dalgınlığını üzerinden atıp kendine geldi.
Loş ışık sayesinde odadaki eşyalar görülebiliyordu. Masaya baktı ve içinden “masa da benim kafam gibi darma dağınık” dedi. Tüm karışıklığa rağmen masa lambasının yanındaki bir sürü kağıt parçasının en üstündeki parlak ciltli ve oldukça kalın “Aklın Sınırları” isimli yeni okumaya başladığı kitap gözüne çarptı. Ardından yerdeki siyah kaplı “Böcekler ve İnsanlar” adlı kitabı gördü. “Rasyonel Realite; Vahiy” kitabını aradığı halde bulamadı. Bir kaç gün önce bitirdiği akıl ve vahiy ilişkisinden bahseden kitabı salondaki rafa bıraktığını hatırladı.
Akıl; bütün mesele buydu.
Akıl neydi? Ve aklı nereye kadar işe yarardı? Akıllı olması lehine miydi, yoksa aleyhine miydi? Aklının ona sunduğu ayrıcalıklar nelerdi? Ya da akıllı olmak ayrıcalık mıydı? Hayvanlardan ne kadar fazlası vardı? Varsa, fazlalığın sunduğu avantajı kullanabiliyor muydu?
Hayatının gidişatına baktı. Tıpkı siyah giyen marketçi arkadaşının anlattığı gibiydi. Hiç bir şey umurunda değildi. Her geçen zaman dünyevi ve uhrevi kuralların bağlayıcılığından biraz daha uzaklaşıyordu.
Ve daha da kötüsü. Özgürleşmesi ve bağımsızlaşması onu tatmin etmiyordu. Bir türlü gerçekten mutlu olamıyordu. Bir türlü ilerleyişini doğru istikamete çekemiyordu.
Belki en kötüsü, belki de en iyisi, hatalı gidişinin farkındaydı.
Sanki yürüdüğü sokaktaki her dönemeç yeni yol ayrımlarına açılıyor, attığı her adım yolunu biraz daha uzatıyordu. Bir şeyler hep yanlış gidiyordu ve yanlış yolda ilerlediğini hissedebiliyordu. Aklının yardımı ona yetmiyordu. Zira yoldan çıkması ve kendini kaybetme sebebi belki de aklını kullanması hatta sadece aklını kullanıyor olmasından kaynaklanıyordu.
Yoksa bir yerlerde yanlış mı yapıyordu? Eğer bir şeyler ters gidiyorsa, bilemediği bu yanlışlık neydi? Belki de en kötüsü yanlışını bilemiyor olmasıydı. Zira yanlışını bilmek ondan kurtulmak için çabalamayı ve hatayı düzetlmek için ortaya öyle ya da böyle bir teşhis koyabilmesini sağlardı.
Ne yazık ki, yanlışını bilemiyordu. Fakat neyse ki, en azından bir şeyleri sezimliyordu. Daha kötüsü de olabilir, ters yöne gidişini doğru yön zannedip hiç sıkıntı çekmiyor da olabilirdi.
Yüzlerce kitap okumuş, özgüvenini en üst seviyede tutmuş, olaylara mümkün olan en geniş açılardan bakmıştı. Fakat tüm üst düşünsel seviyesine karşın bu üstün kapasitesi onu acılardan kurtaramıyordu. Halbuki hiç kıymet vermediği, hatta safça bulduğu bir çok insan gayet huzur doluydu. Bir çok yeteneksiz insan, bir sürü bilimden habersiz kişi, binlerce düşünmeyen, akıl etmeyen insan müsveddelerinde kendinde olmayan bir şeyler vardı.
Hatta bir çok tanıdığı kimseler vardı ki onlar niçin ibadet ettiğini ibadet etmeyen kendisi kadar bile bilmiyordu fakat, fakat… O buhranlar anaforunda kıvranırken değer vermediği kişilerin hepsi kendileriyle barışık, çoğu huzur doluydu. Ve onların tümü olaylara çok esnek bakıyor, sıkıntılarına rağmen kendisindekine benzeyen üzüntüden uzak kalabiliyorlardı.
Bir çıkış yolu olmalıydı. Bir çıkış. Ve kendisi de bu çıkış yolundan faydalanabilmeliydi.
Daha akıllı olmalıydı, daha fazla ve daha doğru düşünmeliydi.
Fakat, nasıl?
Uzandığı yerden hafifçe kalktı ve yerdeki “İnsanlar ve Böcekler” kitabını yerden kaldırdı. Parmak uçlarıyla masa lambasının düğmesini bir miktar çevirdi. Işığın hafiçe artması ile “Aklın Sınırları” kitabının kapağı parladı ve düşünen adamın gözleri ışığın azlığına rağmen kamaştı.
Hâline anlam vermediğinden ve kendisini daha fazla tanımak istediğinden bir çok psikoloji kitabı okumuş, fert olarak sosyal ihtiyaçları hakkında onlarca kez fikir yürütmüştü. Bir çok ünlü yazarın, önemli bulduğu görüşlerine değer vermiş, bir çok titr sahibi insanın akıl veren tavsiyelerini yerine getirmişti. Siyah giyinen arkadaşının önerilerini bir kez daha hatırlamıştı.
Hayır! Aradığı ışık, onların hiçbirinin dediği, hiç birinin bahsettiği şey değildi. Onu bunaltan, içini karartan tanımlayamadığı bir şeyler vardı. Ve daha da kötüsü çevresinde yaşadılarının hiç birini yaşamak zorunda olmadığı halde huzur içinde yaşayabilen bir çok insan vardı.
Bir kaç gün önce karşıdan karşıya geçirmek zorunda kaldığı âmâ adam kendisine teşekkür etmiş ardından gülen yüzüyle şaka bile yapmıştı. İnşaatta gördüğü işçiler tüm yorucu ritmlerine rağmen şükredebiliyor, akşama dek birbirlerine neşe saçabiliyorlardı. Yaşamayı kendisi kadar önemsemeyen arkadaşı işsiz kalmış olmasına rağmen hayattan kopmamış üstüne üstlük bir de gülümseyerek “Elbette açılır bir kapı” diyebilmişti.
O insanlara şaşıyordu. Kendine daha çok şaşıyordu. Şaşırılacak konumda olmasına da şaşıyordu. İşin içinden bir türlü çıkamıyordu.
Kendisi, şaşırdığı kişilerden rasyonellik özelliğiyle ayrılıyordu. Diğerleri metafizik şeylere inanabilirken, o duyu organlarına güveniyordu. Fakat belli ki yanılan kendisi idi.
Adeta loş ışık altında koşmaya devam ediyordu hem de düşünüyordu. Kat ettiği mesafe için boş yere mi enerji harcıyordu? Yönünü bulabilmesi için sahip olduğu ışık yetersizdi. O halde bu ana dek hep geçmemesi gereken yerlerden geçmiş, olmaması gereken yerlerde mi bulunmuştu?
Aniden durdu ve “doğru yön başka taraf olabilir.”dedi.
Belki de inanmalıydı.
Yaşadığı karmaşadan kurtulması adına gerekirse inana da bilirdi fakat dünyadaki çoğu kişi kendisi ve siyah giyen arkadaşı gibi düşünüyordu. Herkes kendisi gibi olduğu olduğuna göre fikirleri niçin yanlış olsundu ki?
Oturduğu koltuktan doğruldu ve masa lambasının düğmesini sonuna kadar çevirdi. Sebebini bilmeden balkona gitti. Boynunu pencereden dışarı çıkardı ve etrafı seyre koyuldu. Cadde boyunca düzenli sıralanmış sokak lambalarına baktı. Evinin yakınındaki sokak lambasında arıza olduğundan bir yanıp bir söndüğünü gördü. Bunu umursamadı ve orada düşünmeye devam etti.
Dünyadaki insanların çoğu aynı hatayı yapıyor olabilir miydi? Yoksa herkes kendisi gibi değil de, kendisi mi herkes gibiydi? Evet haklıydı aslında kendisi diğer insanlar gibiydi. Tüm herkesin iki kere ikiye beş demiş olması, onun da iki kere ikiye beş demesini gerektirmezdi. İki kere iki dörtü ve bunu savunanlar az sayıda görünse de, doğru bir taneydi ve gerçek çoğunluğun onu inkarına rağmen yine gerçek olarak kalmaya devam ederdi.
Balkonda loş sokakları izlemeyi bıraktı ve masa lambası sayesinde daha aydınlık olan içeriye geçti. Vücudunu içeri çekip ve pencereyi kapatmak üzere davranmıştı ki, dışarıdaki rengarenk ışık grubu dikkatini çekti.
Uzaklarda bir minare görmüştü ve minare parlak ışıklar saçıyorduı. Bildiği kadarıyla minarelerde ışıklandırma olmamalıydı fakat biraz düşününce bunun nedenini tahmin etti; aydınlığın sebebi o gecenin kandil gecesi olması ya da günlerden Cuma olmasıydı.
Tekrar odaya girdi.
İnanmaya ihtiyaç duyuyordu. Aklı ve bıkmaksızın düşünmesi, her defasında tıkanmakla neticeleniyordu ve geldiği son nokta onu imana zorluyordu.
Öyle ki, bütün sokakları dolaşması, sayısız binanın önünden geçmiş olması her defasında çıkmaz sokaklara kilitleniyordu.
Anlamıştı. Yolu tek başına bulamayacaktı. Kavramıştı. Aklı, bulmasına yardım etmiyordu. Biliyordu. Kendisi gibi başı boş yürüyen diğerlerinden ona fayda yoktu.
Farkında olmadan içine düştüğü bu labirentten, ancak labirente hakim bir gücü dinlemekle kurtulabilirdi.
Zaman oldukça ilerlemiş, gecenin en karanlık vakti sona ermişti. Bundan sonraki her saniye gündüze yaklaşmaktı. Saatlerdir düşünüyordu ve ulaştığı bu son noktadan geriye dönme niyetinde değildi.
Mutlaka sonuca ulaşmalıydı. Ne de olsa uykusu gelmemiş ve yorulmamıştı. Sona yaklaştığını hissediyorken nasıl yorulsun ve niçin boş versindi ki!?
Bulunduğu köşedeki balkonlu odadan çıktı. Mutfağa gitti. Su içti.
Su, ona öncekilerden farklı gelmişti. Daha önce düşünmemişti fakat içtiği bardaktaki su ne kadar da harikülade idi. Aklına kendi yapısının ve dünyanın çoğunun su olduğu geldi. Suya karşı, kompleks yapıdaki beyninin kendisinin vücudunun ihtiyacı karşısında uyarmasını, suyu içmekle rahatlamasını, suyun ağzından başlayarak süren seyahatini düşündü.
Bunları düşünürken bir bardak daha su doldurdu ve odaya geri döndü. Elindeki suyu gündüzleyin aldığı çiçeğin toprağına döktü. Bundan kozmozdaki dengeye pozitif yönde etkide bulunmanın acayip mutluluğu hissetti.
Ve aklına bunları daha önce niçin düşünmediği, niçin düşünemediği geldi.
Artık uyumaması gerekiyordu, zira yıllardır zaten hep uyumuştu.
Mutfaktan ayrıldı, holden geçip salona gitti. İlk işi salondaki tüm ışıkları yakmak oldu. Balkonlu odadaki loş ışığa alıştığından salondaki yüksek ışık gözlerini kamaştırdı. Salon apaydınlık, dışarısı, salonun dışı gecedeydi. Hemen kitaplıktaki “Rasyonel Realite; Vahiy” kitabını aldı ve rastgele bir sayfa açtı. Açtığı sayfada bir ayetin açıklaması vardı;
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” Bakara/269
Ardından avucunda tuttuğu kitapla oturdu ve sırtını iyice yasladı.
Aklı yetmiyordu ve aklın ötesinde, aklı aşkın gerçek vardı. Akıl ancak onu bulmak için gerekliydi ve akıllı olmak aklın bir yerde sınırının olduğunu kabul etmekti. Üzerinde ve her şeyin üstünde, mevcudun dışında yaratılanlardan farklı bir yüce güç vardı ve adım adım O’na yaklaştığını hissediyordu.
Pes etmişti.
Adeta bir türlü yürüyemediği karmaşık sokaklarda yolunu daha nerede olduğunu bile tam olarak anlamaya bile gücü yetemeyen kısıtlı bilgisiyle bulamayacağını kabul etti.
Yollar hep çıkmazda kesişiyor ve çıkmazların sonu gelmek bilmiyordu. Önce, yanlış yollarda kaybettikleri için herkesi ve her yeri suçlamak istedi, hata yapmış olduğunu kabullenemedi fakat sonra seçim yapabilme gücü olan “irade”sini de göz ardı edemeyeceği aklına geldi. Herkes gibi o da davranışlarına kendi olarak yön vermişti, veriyordu ve bu yüzden mesul olan kendisi idi. Başkalarını suçlaması boş yereydi..
Siyah giyinen arkadaşı, aklının sınırsızlığına olan inancı, hadiselerin bunaltıcılığının içinden çıkamaması ve acziyeti, aklın da yetersiz kalabileceği, fiyaskolar, entropi.. Karanlık, loş ışığın yetersizliği, aydınlık..
Düşünmekten usanmış, uykusu tamamen kaçmıştı.
Evden çıktı.
Soluk ışıkta belirsiz adımlarla ilerlemeye başladı. Sokak sokak, cadde cadde yürümesi yol ayrımına varana dek sürdü.
Yine bir dönemeç ile karşı karşıyaydı. O âna dek seçtiği tüm yollar, yeni yol ayrımlarına ya da yepyeni çıkmaz sokaklara çıkıyordu.
Köşede ne yapması gerektiğine karar vermeye çalışırken beklemediği bir ses duydu; bu ses ezan sesiydi ve bu ses ona ilk kez bu kadar büyülü gelmişti. Ezanı sanki ilk kez duyuyordu. Heyecanlandı. Yerinde kala kaldı.
“Essalatü hayrun minen nevm” cümlesini duyduğunda köşede öylece kararsızca beklemekten vaz geçip ani bir kararla balkon penceresinde sokağı izlediğinde şerefesinde rengarenk ışıltılar gördüğü camiden tarafa yöneldi.
Bu kez farklı davrandı ve önceki ucu görünmeyen karanlık sokaklardan birine girmedi. Bu kez zulmet dolu dehlizler yerine ucunda ışıklar olan yolu seçti. Camiye giden sokakta ilerledi. Şadırvana gitti.
Abdest aldı, camiye girdi. İçerisi ışıl ışıldı. Bir müddet Kur’an-ı Kerim dinledi.
“Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. 28-13-er-RA’D”
Anlamını bilmediği ayetler ile ruhu huzurla dolmuştu. Adeta ışıktan helezonlar etrafında dönüyor ve sınırsız ışık altında tüm hissiyatıyla ferah doluyordu.
Düşünen adam biraz sonra geniş kubbenin altındaki parlak avizelerden yansıyan ışık tayfının altında namaz kıldı.
Aradığını bulmuştu. Karmaşa çözülmüştü.
Camiden sabah namazını kılıp dışarı çıktığında her şey farklıydı. Bütün varlığın üzerinde, caddelerde, binalarda ve tüm yeryüzünde en büyük ışık kaynağı olan güneşin ışık hüzmeleri parıldıyordu. Avluda gözleri kamaştı.
Her yer ne kadar da aydınlıktı.
Ne yıldızların uzaklardaki parıltısı, ne ayın minik şulesi, ne masa lambası, ne salonundaki ampül ne de sokak lambaları.. Artık hiç birine ihtiyacı yoktu. O, fecrin yükselen ışığıyla birlikte aydınlığın hakikisine kavuşmuş, zihnini parçalayan acıdan inanmakla kurtulmuştu.
O, aklı ile sönük ışıklardan uzaklaşmış, imanı ile güneşe, güneşi de, dünyayı da, kendini de yaratan asıl kaynağa yönelmişti.