Eğri
Onlar “yokluk” içindeydiler. Birbirlerinden başka hiç bir şey bilmiyorlardı ve “yok”un olduğu Hiç Bir Yer’de yapayalnızdılar. Hiç Bir Yer’de, karşılaştırılacakları hiç bir şey bulunmamasına rağmen onları üstün yapan daha doğrusu “başka”ları olmadığı halde onlara kendilerini üstün hissettiren önemli bir özellikleri vardı; onların “varlık”larından kaynaklanan “benlik”leri vardı ve bu “varlık”ları onlar için “olmayan”a kıyasla “sonsuz” kıymetindeydi.
Zamanın birinde, onların en bilge olanı ilk kez kendilerinden başkasına, “diğer”e dair, bir “şey”i, bir tanecik “varlık”ı keşfetti. O güne dek görülmemiş, duyulmamış, fark edilememişi buldu. O, “varlık”lardan birini, daha doğrusu ilkini, “nokta”yı buldu.
Nokta.
“Nokta”nın bulunması ile Hiç Bir Yer’de yer yerinden oynadı. Bu, onlar adına fazlasıyla sürpriz bir gelişmeydi ve yine bu, onlar için olağan üstüler üstü hakikattı. Zira, başka olanla, “öteki” ile, o ânâ dek “olmamış”la ilk kez karşılaşmışlardı.
O günden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı, olamazdı da.
“Nokta” ile hayatları tamamıyla değişti. Kendi benliklerine, yani varlığa, ihmal bile edilebilinecek küçüklükteki noktanın eklenmesi ile tüm bilgileri anlamını yitirdi, geçmişe dair bütün kabülleri değişti. Hiç Bir Yer’de tüm her şeyin anlamı faklılaştı. Her şey yeniden yorumlanma başlandı.
“Nokta”yı ortaya çıkaran kaşif kahraman ilan edildi ve ona “Yüce Keşşaf” denmeye başlandı. Olaylar ve yaşamlar yepyeni bir veche kazandı. Varlık olarak yalnız kendileri yok, aynı zamanda “nokta” da vardı.
Bazıları “nokta” yı kendilerine benzeyen önemli bir varlık olarak görürken, bazıları “nokta”nın kendilerinden daha üstün yanları olduğunu söyledi; kimisi çok daha ileri gitti ve “nokta”ya tapmaya başladı. Bu yeni varlıka tapanlar noktayı en mütena yere yerleştirip onu seyre dalmışken, çok az kısmı da “nokta” yı kendileri gibi sıradan görüp, bunun çok da önemli olmadığını, mükemmellik aranacaksa kendi varlıklarında bunun zaten olduğunu söyledi. ama öyle düşünenler dışlanmış bir kaç kişiyi geçmedi.
Hiç Bir Yerde “Nokta”nın keşfiyle tarihsel süreç “Nokta öncesi” ve “Nokta sonrası” olarak ikiye ayrıldı. Bu yeni dönemde ellerinde daha önce kendisi hakkında hiçbir fikirleri olmadığı halde şimdi sahip oldukları buluşları vardı.
Onlar, artık “nokta sonrası” dönemin içindeydiler fakat bunu kendileri için yeterli görmüyorlardı, ileri gitmek, daha fazlasına ulaşmak için çalışmalarını sürdürüyorlardı.
Onların, her geçen an terakkileri sürdü.
***
Derken, günün birinde…
İçlerinden birisi yeni bir şey daha buldu; yeni keşif “ikinci nokta” idi.
Daha bir “nokta”nın erişilmez büyüsünden bahsediliyorken ve “nokta”nın ne kadar büyük bir gelişme olduğu dillerdeyken “ikinci nokta” gündeme girmişti.
Onlar için “ikinci nokta” kesinlikle mükemmel ötesiydi. Artık, onlar tek bir “nokta”nın ötesine de geçebilmişlerdi.
“İkinci nokta” bulunmakla kalmadı. Fazlaca zaman geçmeden, tek bir “nokta”ya ikincisi de eklendikten sonra gelişmeler devam etti.
“İkinci nokta”yı bulan kaşif bununla yetinmedi ve iki noktayı alt alta, yan yana ve hatta çapraz bile kullanarak hem kendini hem de devrindekileri daha da ileri götürdü.
Keşifler süratle devam ediyorken bir gün “Yüce Keşşaf” öldü. Tüm “Hiç Bir Yer” buna çok üzüldü ve kaşif herkesin üzgün yüzleri arasında toprağa gömüldü. Her yerde kaşifin ardından yas ilan etti. Herkes onun ne kadar büyük birisi olduğundan, yerinin asla doldurulamayacağından bahsetti.
Yasın son günlerinde, birisi “iki nokta”dan daha iyi bir şey bulduğunu ilan etti. Bunun ardından tüm insanlık bu yeni kaşife odaklandı. Yeni kaşif öyle bir buluş yapmıştı ki, “nokta” döneminin ardından “iki nokta” dönemi de unutulacak kadar önemsizleşmişti. Yeni kaşif “üç nokta”, “dört nokta” ve dahasını bulmuştu ve keşifleri durmak bilmiyordu.
Noktaların hız kesmeden arttığı bu dönemde buluşlar o kadar ilerledi ki, artık dünyanın her yanında bir çok kaşif vardı ve bundan böyle kaşiflerin çok büyük önemi kalmadı. Her geçen gün yeni bir kaşif çıkıyor daha fazla noktalı bir buluş gerçekleştiriyordu.
Öyle olmuştu ki her yerde noktalarla ilgili yeni bilgiler elde ediliyordu.
Ve birkaç nesil sonra insanlık neredeyse “sonsuz nokta”ya sahip olmuştu. Artık sınırsıza yakın sayıdaki “nokta” kimseyi heyecanlandırmaz oldu. Hiç Bir Yer’dekiler noktalarla ilgili her şeyi biliyor, noktaları yan yana, çapraz ve diğer biçimlerde bir araya getiriyor ve her yeni noktalar birleşimi onlara yeni başarılar kazandırıyordu.
Bu “noktalar” döneminde aralarında belli mesafeler bulunan sonsuza yakın sayıda noktayla yapılabilecek her şey yapılıyordu. Öyle ki “bundan daha ötesi olamaz” diyenler ortaya çıkıyor, bu harikulade buluşlarla gurura kapılıyorlardı.
Bir çoğuna göre bunun ötesi mümkün olamazdı.
Onlar “Noktalar” döneminde bütünüyle özgüven kazandılar, kendilerine göre mükemmel dönemlerini yaşadılar. İçlerinden bazıları keşiflerden sonra kibre kapıldı, bilgilerinin “sonsuz” olduğunu bile söyledi.
Tek noktanın tanrılığından sonra dört bir yan da bir sürü çok noktalı tanrılar da yapılmış, içlerinden bazıları adeta bu sürecin kendisine bile tapar olmuştu
***
Ki.
Bir gün.
Aradan birkaç nesil geçtikten sonra…
Yepyeni bir şey oldu.
Bu yenilik herkesi çok şaşırttı.
İçlerinden biri noktaları birbirlerine sıfır uzaklıkta hem de düzenli olarak birleştirdi. O güne dek, görülmemiş olanı ortaya koydu.
Son ve en büyük keşif “çizgi”ydi.
Çizgi.
Hiç Bir Yerde “Nokta” dönemi bitti, “Çizgi” dönemi başladı.
***
Hiç Bir Yer’de bu dönemde, “nokta dönem”inden üstün, kapsamlı yeni hayat başladı. Herkes “çizgi”ye aşık oldu. Her yerde “çizgi”den bahsedildi. Bu gerçekten hariküladeydi.
Çizgi, noktadan fazlasıyla üstündü.
İlk çizginin bulunması ile “nokta”ya olan ilgi “çizgi”ye yöneldi.
Çizginin çıkması ile “Nostaljist” denen nokta hayranları bir müddet bu yeniliğe karşı direndiyse de onlar da çizginin büyüsüne kapılıp nokta’ya sadece çizginin meydana getirici olduğu için, ancak o kadar değer verdiler.
“Çizgi”nin bulunmasından fazla zaman geçmeden “çizgi” ile ilgili gelişmeler son hızla sürdü. Kısa sürede “çizgi”lerin sayısı önce ikiye, sonra onlarla ifade edilen sayılara, ardından Hiç Bir Yer’in her yanından buluşlar yapan mucitler sayesinde binlere, on binlere çıktı. Gelişme durmak bilmiyordu. “Çizgi” dönemi en az “nokta”nın sayısının arttığı zamanlardaki kadar hızlı ilerliyordu.
“Çizgi”yle ilgili kapsamlı buluşlar ve gelişmeler oldu. “Çizgi”ye boyuna, başlangıç merkezine ve başka özelliklerine göre “ışın” ve “doğru” gibi isimler verildi.
Çizgi sayısının sayılamayacak kadar artması ile Hiç Bir Yer’de ahali en üst seviyedeki medeniyete ulaşıldığını düşünmeye başlandığında yeni kaşifler yeni buluşlarına devam ediyordu. Bunlardan birisi ilk kez “açı”dan bahsedilmesi idi.
Mucitlerden birisinin iki ışını çapraz tuttuğu esnada orada bulunan başka bir mucid bunu kaydetmiş ve buna “açı” ismini koymuştu.
Açı.
“Açı”nın ilk anlaşıldığı günden sonra bunla ilgili çalışmalar da git gide arttı ve nihayetinde “çizgi”ye farklı yorumlar getirildi. Sonrasında “Açı” ve “Çizgi”nin birlikte kullanılması ile çok daha gelişmiş “varlık”lar üretilmeye devam edildi.
“Açı” ve “çizgi” ile Hiç Bir Yer’deki gelişmeler apayrı boyut kazandı. Oradaki herkes “nokta”nın bulunmasıyla başlayan süreç ve nihayetinde çizgilerle aklı aşan şekiller edilmesi ile tüm uğraşlarına bir isim koyma gereği koydular ve buna “bilim” dediler.
Çizgilerin kombinasyonları olan, kare, üçgen, beşgen gibi şekillerin geliştirilmesini Hiç Bir Yer’dekiler “bilimin gelişmesi” olarak gördüler ve ondan sonraki bütün yenilikleri bu şekilde ifade ettiler.
“Çizgi”deki sonu gelmez gelişmeler sürerken, ardı arkası kesilmeyen ilerleme bitmek bilmiyordu. Düz çizgilerle kainatta olması mümkün olan bütün iki boyutlu şekilleri elde eden Hiç Bir Yer ahalisi ve bu ahaliyi temsil eden bilim adamları günün birinde yeni bir buluşlarını açıkladılar ve “kavis”i bulduklarını ilan ettiler.
Kavis.
Doğru biçimindeki çizgiler “Kavis” kazandı ve yeni bir çağ açıldı; “Eğri Çağı”.
***
Hiç Bir Yer, “eğri çağı” ile bir kez daha kendini aştı ve bu yeni çağda ilk kez bir çok farklı bilim dalı ve bilimsel görüş metodu ortaya atıldı. Eğrilerin iç bükeyliği veya dış bükeyliği keşfedildi.
Zamanla eğrileri şekillerine göre yorumlaması göz önüne alınarak “Konkavizm”, “Konveksizm” gibi akımlar ortaya atıldı. Sonrasında bu iki akıma da muhalif olarak “Lineerizm” gibi akımlar ortaya çıktı.
Noktalar, çizgiler ve eğrilere göre zuhur eden tüm akımların temsilcisi olan bilim adamları ve bu bilim adamlarının dediği her şeyi olağan üstü bulan Hiç Bir Yer ahalisi mensubu oldukları akımı savunup diğerini reddetseler ve bazen bu yüzden birbirleriyle şiddetli münazaralar yapıyor olsalar da hepsinin ortak görüşü çok yüce gerçeklerle uğraşıyor olmak ve bunun gururunu yaşamaktı. Onlara göre bilimin bu hayrete düşüren ilerlemesi karşısında kendinden geçmemek mümkün değildi ve yine bilim tayflarının aydınlattığı yolun harici asla düşünülemezdi.
Konkavcılar, konveksciler ve lineercilerin aralarındaki ortak çalışmaları ile yepyeni kavramlar ortaya çıkıyor, Hiç Bir Yer’de inkişaf sürüyordu. Yıllarca devam ettirilen çabaların ilk semeresi de o güne dek hayal bile edilemeyecek yuvarlak şeklin, yani “Çember”in bulunması ile yeni boyut kazandı. Çemberin keşfinden kısa süre sonra “Elips”, ondan sonra da bunların çok daha gelişmişi olan “Kardioid”, “Hiperbol” isimlerini verdikleri daha bir çok gelişme yaşandı.
Hiç Bir Yer’de asıl tekamül üç boyuta geçilince yaşandı. Konkavistlerin ve konveksistlerin çembere ve elipse ekledikleri yorumlarla ile önce “Küre” bulundu sonra da lineeristlerin üç boyuta kendilerini adapte etmeleri ile “Prizma”lar elde edildi. Lineeristlerin bir kısmı kendi akımlarından ayrıldı “Kübizm” akımını oluşturdular. Bunların uzun çabaları ile küp, piramit, düzgün dört yüzlü gibi o güne görülmemiş dizaynlarla tanışıldı.
Hiç BirYer’liler üç boyutla tanışıp, ileri düzeyde gelişmiş yenilikleri tetkik ettikçe kendileri olan güvenleri son reddeye vardı. Onlar, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan atalarının “Çizgi” ve “Nokta” gibi ilkel buluşlar karşısındaki basitliklerine bakıp, kendileri ile gurur duydular. Onlara göre üç boyutun ötesi mümkün değildi ve bundan daha ilerisi asla olamazdı.
Onlar böylesi fikirlerle kibirlenmeye başlamışlardı. Hatta “Silindir”in bulunması onların böbürlenmesini had safhaya ulaştırdı. İçlerinde “Hiç Bir Yer”in de “Silindir” biçiminde olduğunu iddia edenler olduğu gibi bazılarına göre de yaşadıkları yer “Zıvana” biçimindeydi.
“Silindir” ve “Zıvana” biçiminde tanrılar yapmaya başladıkları son dönemlerinde çok azı, bilimin aslında gerçek yanında çok küçük ve ihmal edilebilir olduğunu savundu ve diğerleri gibi davranmadılar. İstisna olan bu kişiler, yaşadıkları mekanın silindir biçiminde bile olmayacağını hatta bilimin bile çok basit bir süreç olduğunu iddia ediyorlardı. İstisna kişiler bunları düşünüyor fakat bu düşündüklerini diğerlerine bir türlü anlatamıyorlardı.
İlerlemeler ve Hiç Bir Yer’de bilimin sınırları ve kapsama alanı hakkındaki tartışmalar günün birinde aniden bitti. Her yer bir anda eski hâline döndü, her şey dümdüz oldu. Ortada ne bir eğri, ne bir doğru ve de ne de bir nokta kaldı.
Kıyamet koptu.
Çerçeve
Sûr sesinin ardından bir anda farklı bir âleme naklolundular. Kendilerine geldiklerinde gözlerine inanamadılar. Görülmedik, duyulmadık, bilinmedik bir mekanda zuhur edilmiştiler.
Bir anda bulunu verdikleri yerin her yanında sayısız geometrik dizayn vardı. Ne yana baksalar Hiç Bir Yer’deki en ileri şekillerin değişik ve akla hayale gelmedik kombinasyonlarını görüyorlar, bundan dolayı gözleri kamaşıyordu.
Kısa bir ânın ardından onlar, geometrik şekillerden daha hayret verici şeyle karşılaştılar ve bu yüzden hepsinin başı döndü, hatta içlerinden bazıları bayıldı. Onlara geometrik şekillerin çok ötesinde etkileyen yeni ve görülmedik “varlık” renklerdi.
Renk.
Onlar ilk kez “renk”i algılamışlardı.
“Renk”e olan hayranlıklarının ardından geçen uzun sürenin ardından bulundukları mekanı incelemeye koyuldular. Kocaman salonun tavanı oldukça geniş kubbe biçimindeydi. Farklı taraflara açılan koridorun iki yanında azametli sütunlar ilerliyordu. Üzerleri kabartmalı işlemeler o güne dek hiç görmedikleri kıvrımlara sahipti. Sadece kıvrımlara değil, aynı zamanda ve daha çok her bir kıvrımdaki tonlarıyla “renk”e vurulmuşlardı.
Bir müddet öylece kala kaldılar ve sebepsizce birbirleri ile konuşmaya başladılar. İçlerinden birisi “Meğer bizim yerimiz, hiç bir yermiş. Meğer bizim mekanımız çok ilkelmiş” dedi. Diğeri ise “Biz söylemiştik, oradakilerin daha ötesi vardır diye. Keşke şimdi diğerleri de burada olsa da bunları görselerdi” dedi.
Onlar bu garip yeri incelerlerken dikdörtgen biçimindeki duvarlarda, kare, dikdörtgen, çember ve elips şeklindeki bazı nesneler gördüler. Bazıları bunu, bulundukları bu acayip yerde de kendilerindeki gibi geometrik şekillere önem verdiklerini söyledi. Bir diğeri de onu tasdikledi ve o da bu çok gelişmiş yerdeki eşyalara çok önem veriliyor olduğunu belirtti.
Hepsi birlikte bu şekillere daha yakından bakmak üzere heyecanla yürüdüler ve onların yanına gittiklerinde bir kez daha hayretler içinde kaldılar. Gördükleri inanılmaz şekiller karşısında yine tümü kendinden geçti, bazıları bir daha bayıldı.
Basit geometrik şekil zannettikleri tabloların içerisinde hiç hayal edilmemiş ve hiç bir Hiç Bir Yer’linin asla tasavvur edemeyeceği cisim suretleri vardı. Her tablo birer olağanüstülükler meşheriydi.
Bir tabloda bildikleri en ileri şekil olan silindirden daha mucizevi olan helezonik şekiller vardı. Bir diğerinde spiraller bulunuyordu, üstelik bu resimlerin tümü rengarenkti. Her bir tablo tek başına onları mest etmeye yetiyor artıyorken, bu tablolardan onlarcası karşılarındaydı.
Hiç Bir Yer’de yok olup, bir sanat sergisinde hulul eden misafirler bütün tabloları büyülenerek seyrettikten sonra resimlerin çerçevesindeki görüntülerin asıllarının da olması gerektiğini mütaala ettiler ve bu tabloların asıllarına kavuşmak için oradan ayrılmaya karar verdiler. Fakat bu kararlarından içlerinden birinin duvarda çakılı olmayan bir tabloyu yerde fark etmesiyle vaz geçtiler.
Yerde eğik vaziyette yüz üstü düşmüş bir çerçeve vardı. Hemen tabloyu çevirdiler ve o âna dek görülebilecek en cazibeli resme baktılar ve anında hepsi birden yeniden kendilerinden geçtiler.
Hayalini bile kurmaları imkansız tablo karşılarında duruyordu.
Eğri çerçevenin çatlamış mat camının ardında hafif kıvrımları olan porselen vazoya dizili rengarenk bir demet çiçek resmi vardı..
Onlar için haftalar sayılabilecek bir kaç salise sonunda uyandılar ve nasıl olduğunu bilmeden kendilerini rengarenk bir çiçekler armonisi ortasında buldular. Her yanları sarı, pembe, yeşil, kırmızı çiçeklerle ve bu çiçeklerin aralarında bulunan dikdörtgen şeklinde mermer yapılarla sarılıydı.
Onlar süslerle bezenmiş, üzerlerinde doğum ve ölüm tarihleri yazılı; onlara göre basit sayılan düz çizgili, basit geometrik şekilli dikdörtgen biçimindeki mezarlıklarla değil, kabirlerin üzerini ve mermerlerin aralarını halı gibi saran yüzlerce değişik çiçekle ilgilendiler ve bir kez daha hayretler içinde kaldılar.
Hepsi birden “bundan daha ötesi asla ve asla olamaz, olamaz, olamaz” diye bağırıp oradaki tüm çiçekleri uzun uzun tüm ayrıntılarıyla seyre daldılar.
Bütün çiçeklerde onları büyüleyici ayrıntılar vardı. Bazı çiçekler yeşil dalda iken bir kısmı, yaprakların yanındaydı; bazı çiçekler tomurcuk şeklinde iken bazısı helezonumsu kıvrımlar biçiminde idi. Bütün çiçekler yeşil yapraklarla sarılı iken hepsi özgün renklerle bezeliydi.
İçlerinden birisi “Burası ne kadar da güzel, burada her şey gerşekten hayaller ötesi” dedi. Diğeri, “Bunlar, bunlarla yaşayanlar, dünyalılar ne kadar da şanslılar” dedi. Bir öteki ise “Bu gezegendekiler, bu çiçekleri çok sevdiklerinden ve onlara bir şey olsun istemediklerinden, bunları sadece çerçevelere koyup resimlerine bakıyorlar ve sadece tablolarla yetinmek sorunda kalıyorlar.” dedi.
Bir diğeri çiçekleri seyretmeyi bırakıp, onlara yaklaşırken “Bence onlar bu çiçekleri burada olduğundan haberleri yoktur. Bizim de önceden sanki haberimiz mi var dı ki?” dedi. Önceki, cevaben “Haklısın, bu kadar resim çizip, bu kadar tablo düzenlediklerine göre onların da bizim önceki hâlimiz gibi bunlardan haberi yoktur. Belki de bizim gibi kendisini bunların içinde bulan bazı şanslı dünyalılar, herkes bunları bilsin diye resimlerini çizmiştir” dedi. Diğeri bunu tasdikledi “Kesinlikle haklısın. Bunlara ulaşabiliyor olsalardı, niçin asılları varken tabloları ile yetinsinler ki?” dedi.
Hepsi aynı kanaate vardı; çiçeklerin tüm ayrıntılarını incelemeli, sonra onlar da bunların resimlerini yapmalıydılar. Bunun için onların tümü, çiçeklere biraz daha yaklaştı.
Ve nasıl olduysa oradakiler ilk kez bir şeyi daha fark ettiler, ilk kez o ana dek görmedikleri, duymadıkları, hayal bile edemeyecekleri bir şeyi daha hissetme bahtiyarlığına kavuştular.
Onlar “koku”yu fark ettiler.
Koku.
Ve çiçekleri kokladılar.
Sonra..
Nirvana
Çiçeklerin kokularının verdiği harikülade duygu ile sermest olup tümü birden ortadan kayboldular.