Aynı şirketin farklı bölümlerinde çalışan Nihat ve Atakan işyerine doğru konuşarak giderlerken yanlarından bir araba geçti. Araca bakan Nihat;
- Atakan bak bir gün bineceğin özel araban geçiyor.
- ??
- Bu araba hakkaten çok özel. Baksana önde özel şoför ve yanında da yine senin için arabaya binmiş başka birisi..
- Hah. Pek özel. Şimdilik kalsın. Mümkünse yeşil bir kamyonete değil, sarı bir taksiye binmek istiyorum.
- Şimdi sarı taksi, sonra…
- Sanki sen binmeyecekmişsin gibi.
- Ben de bineceğim ama kalitelisine bineceğim. W.Carssy’nin kamyonet modeline bineceğim.
- İyi de W.C.’nin kamyonet modelleri yok ki.
- Bana özel üretirler. Nasılsa acelem yok. Üretilene kadar beklerim.
- Aklıma ne geldi biliyor musun. Geçenlerde ölen bir adam.
- !?
- Sen şimdi W.Carssy deyince. Buraların zenginlerinden, tabi mevta olmuş bir zengin. Onun acayip olayı geldi aklıma.
- ??
- Adam müteahhitmiş. Hatta buralarda bir sürü binası falan varmış. Hani derler ya “buraların yarısı onunmuş”, o cinsten. Bu adam arsayı alır, binayı önce diker, sonra satar, köşeyi dönermiş.
- M.. mezarlığın köşesi.
- Şimdi sen asıl şeyi dinle. Bu adamın mezarlığın bitişiğinde arsası varmış. Ve bu arsa ona yetmiyormuş gibi herif tutmuş mezarlığın bir kısmının da kendisinin olduğunu iddia etmeye başlamış.
- Durduk yere niye etsin ki?
- Niye olacak. Yapacağı binanın tekli değil de çiftli dairelerden olması için.
- Oh.
- Ha! Herif mezarlığın bir kısmının kendisinin olduğunu söylüyormuş.
- Ee.
- Asıl garip olan. O müteahhit bir kaç ay önce ölmüş ve mezarı da nerede biliyor musun?
- Nerede?
- Tahmin et.
- Arsanın yanındaki mezarlardan birinde.
- Nereden bildin. Duymuş muydun?
- Tahmin ettim. Bir de böyle bir hikaye var. Tolstoy mu, Puşkin mi ne? Rus bir yazardı.
……
Nihat ve Atakan bu sırada marketin yakınına gelmişlerdi. Nihat çikolota almak için Atakan’a yolun karşısındaki marketi gösterdi. Atakan markete baktıktan sonra Nihat’a
- Ya bu marketin ismi ne ki? Şuna bak _O_AN yazıyor.
- DOĞAN’dır.
- Belki NOYAN’dır.
- SOĞAN?
- SOĞAN olur mu hiç. Manava bile koymazlar.
- Kim bilir? Belki ORAN’dır. Ya da KORSAN.
- Amma abarttın. Marketin ismi olsa olsa Ahmet-Nihat Ortaklığı gibi birşeydir.
- Öyle olsa marketin ismi A-N-O olurdu.
Böylece markete gelmişlerdi. Nihat;
- Poşet alırsın. Marketin çantasında herhalde, ismi de yazıyordur. Ya da fişinde yazar.
Atakan ve Nihat içeri girdiklerinde genç bir kasiyer kız ve içeride iki adam vardı. Adamlardan birisinin müşteri olduğu taşıdıklarından belli iken diğerinin giyim kuşamından ve tavırlarından iş yeri sahibi olduğu anlaşılıyordu.
İşyeri sahibi olması muhtemel adamın elbiselerindeki tuhaf ahenk dikkat çekiyordu. Adam siyah ayakkabı, siyah pantolon, siyah gömlek giymişti. Bu kıyafetini bir de sadece ucunda küçükçe görünen gri market yazısı bulunan, simsiyah olmasının yanında ışığın yönüne göre rengi değişen ilginç kravat tamamlıyordu.
Market sahibi ile düşünceli görünen müşteri alış veriş dışındaki mevzulardan konuşuyor olmalıydılar.
***
Saçları düzensiz, tavırları kararsız, gözleri düşünceli görünen ve kültürlü olduğu anlaşılan müşteri ile sıkı dostlukları olduğu biribirleriyle olan rahatlıklarından anlaşılan siyah giyen adam konuşuyordu.
Siyah giyen adam;
- Bak dostum eğer herşeyi düşünür, her şeyden bir anlam çıkarmaya çalışırsan varacağın nokta, her şeyin aslında anlamsız olduğudur.
- Fakat nasıl olur? Bizler, dünyadaki diğer canlılardan çok farklıyız. Bir kere, bizler akıllı canlılarız ve tüm öteki canlılar kendi özel işlevlerini, kendilerine özgü yapılarıyla somut ürünler ortaya koymak suretiyle yerine getirirken, bizler yani insanlar somut şeylerden ziyade daha çok mücerret yanımızla, bize değer kazandıran soyut fikirlerimizle varlığımızı belli ediyoruz.
- Ya bırak felsefeyi. Sen ne hissettiğini, şu an hangi halette olduğunu söyle. Binlerce, milyonlarca insan düşünüyor da ne kazanıyor. Aristo şimdi ne yapıyor? Önemli olan yaşamaktır, yaşamayı bilmektir. Bunun yolu da çok düşünüp kafayı yemek değil, yeterince düşünerek hayatın tadına varmaktır.
Siyah giyinen marketçi ile müşterisi konuşurlerken içeriye iki kişi girdi. İkili aralarında gülen çehreleriyle şakalaşıyorlardı.
- Bak şu gençlere ne kadar eğlenceliler. Şimdi onların yerinde olmak vardı.
- Artık onların yerinde olmak gibi şansımız ve lüksümüz olmadığı gibi sen ve ben gibi kırkını geçmiş insanlar olarak..
- Aaaa! Yeter yine aynı şeyler…
- Ama dostum. Bunları düşünmek zorundayız. Daha biraz önce, buraya gelmeden önce bir cenaze aracı gördüm.
- Olaaamaz!
- Cenaze aracındaki tabut küçücüktü. Neden biliyor musun? İçinde daha beş altı yaşlarında bir çocuk vardı.
- Bak adamım bana bunlardan bahsetme. Eğer kendine dikkat edersen hayat şartlarını daha sağlıklı yapabilir, daha uzun daha fresh yaşayabilirsin. Biliyorsun, gelişmiş ülkelerdeki insanların ölüm yaşı çok yüksek.
- Ölüm ve sonrası hakkında konuşmak, o mevzulara değinmek ne kadar canımızı sıksa da, ölümü ne kadar ertelemek, erteletmek istesen de sen de biliyorsun ki filmin sonu gelecek. Ve sonrası..
- …
- Bilmiyorum ya! Ben bu gidişle ya kafayı yiyeceğim ya da ereceğim.
- Hıh hıh! Adamım sen kafayı yemişsin bile.
Düşünceli adam aldığı ürünlerin parasını ödedi ve marketin çıkış kapısına yöneldi. Tam fotoselli kapı açılmışken siyah elbiseli market sahibi arkadaşına seslendi.
- İstiyorsan paranın üstünü al. Vermesem aklına bile gelmeyecek.
- Teşekkür ederim.
- Düşünen adam! Hıh! Derinlere dalmaktan paranın üstünü bile unutuyorsun.
Müşteri parayı aldı ve fotoselli kapıdan çıktı.
***
Biraz önce içeri giren Atakan ve Nihat alış verişlerini tamamlamış, ücretlerini ödemişlerdi. Genç müşteriler birer çikolota ve sakız almışlar, yollarına ve sohbetlerine kaldıkları yerden devam etmeye başlamışlardı. Nihat;
- Atakan.
- Ne?
- Ne nesi? Bir şey unutmadık mı?
- Çikolotaları yiyoruz, sakızlarda işte cebimde.
- Onu demiyorum.
- Biz içerideyken yağmur başlamış.
- Onu da demiyorum
- Aaa. Poşet almayı unuttuk. İyi de poşet almayı gerektirecek bir şey almadık ki.
- Bir de fiş. Fiş almayı da unuttuk.
- Fişi unutmadım. Ben zaten hiç fiş kullanmıyorum ki.
- Ee. Şimdi içine girdiğimiz, o kadar vakit geçirdiğimiz marketten, marketin ismini bile öğrenemeden çıktık.
- Boş verelim gitsin. Şimdilik ismine O-A-N Market de, gitsin. Bir daha geliriz. Bana bir şeyler daha ısmarlarsın. Hem de marketin ismini öğreniriz. Zaten yağmur çiselemeye başladı.
- Hadi öyle olsun da bu yağmur nereden çıktı şimdi. Daha bir kaç saat önce günlük güneşlikti.
İki arkadaş iş yerine doğru yürümelerini sürdürdüler. İlerlemeleri biraz ötedeki kalabalık ve yerinde sayan trafiğin nedenini öğrenmek istemeleri ile sona erdi. Atakan, caddenin sonundaki durumu sormak için önünden geçtikleri çiçekçiden içeri gitti. Çiçekçinin müşterisi ile meşgul olduğunu gören Atakan çiçekçiden dışarı çıktı. Sormak için birisini ararken Nihat’ın yoldaki bir kaç dakika önce gördükleri cenaze aracının önünde oturan adamla konuştuğunu gördü. Araçtaki adam;
- Kaza olmuş herhalde.
- Siz de tam olarak bilmiyor musunuz. Siz o cenaze için gelmediniz mi?
- Hayır. Bizim cenazemiz arkadaki tabutta.
O sırada şoför lafa karıştı.
- Kaardeşiim biz cenazeleri öldükleri yerden değil, camide yıkandıkları yerden alıyoruuz.
Arkadaki tabutun küçüklüğünü merak eden Atakan;
- Abi bu tabut niye bu kadar küçük?
- Çünkü içinde çocuk var.
- Çocuk mu?
- Çocuklar ölemez mi?
Şoför tekrar lafa karıştı;
- Çocuk kaza geçirmiiş. Omiriliğine bir şey olmuş. Ailesi de çocuğun durumunu anlayamamışlar ve çocuk ölmüüş.
Şoförün yanındaki diğer adam devam etti;
- Çocuk galiba yere düşmüş ve o günden sonra hiç bir şey yapmaz olmuş, konuşamıyormuş bile. … annesi ve babası, çerçi miymiş ne?! Çocuğun değişen halinden, konuşamamasından bile bir şey anlayamamışlar. Çocuk da ölmüş sonunda.
***
İki arkadaş ilerideki kazaya daha yakından bakmak istedikleri için ilerlemeyen araçların arasından yürümeye devam ettiler. Yol boyunca ayrıldıkları cenaze aracından başka bir çok araba durmuştu; taksiler, bir okul servis minibüsü, belediye otobüsü… Araç içinde olanlar beklemek zorunda kaldıkları için rahatsız olmuşken, özellikle yayalar aniden bastıran yağmura bile aldırış etmeden kazada öleni ya da ölenleri görebilmek için itişiyorlardı.
Atakan ve Nihat yerdeki ölüyü görebilecek kadar yaklaştıklarında Nihat cebinden sakız çıkardı ve çiğnemeye başladıktan sonra;
- Ölen de daha gençmiş be!
- Ne gün ya! Önce çocuk tabutu, sonra genç birinin cesedi. Iııyy!
- Adam yakışıklıymış be. Ee genç öl cesedin yakışıklı olsun. Adamın cesedi bir yanda çantası başka yanda. Çanta da hakkaten karizmaymış.
- Çarpan arabadaki kadını gördün mü? Amma da korkmuş. Ağlıyor mu ne.
- Amanın, ağlama ağlama. Makyajın bozulur sonra.
- Nihat! Nasıl bu kadar soğukkanlı olabiliyorsun? Espri bile yapıyon ya!
- Tamam tamam. Boş ver yolumuza devam edelim. Ölü ölmüş işte.
Genç ikili ikindi ezanı okunmaya başladığında kaza mahallinden ayrıldılar. Yağmur da sona ermişti. Atakan;
- Nihat. Kazayı görünce aklıma geldi. Sen bir hikaye anlatacaktın. Markete gidince unuttuk. Hani Dostoyevski’nin miydi ne.
- Rus yazarlardan bir tek Dostoyevski’yi tanıyon galiba.
- Sen de hikayeyi kimin yazdığını tam olarak bilmiyorsun ki!
Nihat hikayeyi anlatmaya başladı.
- Adamın birinin biri, bir gün, bir yere yolu düşmüş ve orada misafir kalmak zorunda kalmış. Adam orada misafirken oradakiler bu adamdan hoşlanmışlar ve liderleri adama bir şey demiş.
- Ne demiş?
- Demiş ki; biz seni sevdik. Ve sana bir iyilik yapmak istiyoruz. Bunun için sana bu koskocaman arazi içinden toprak vereceğiz. Hem de toprağı çok vereceğiz. Lider böyle demiş ve adama “yarın sabah buradan başlayacaksın ve akşama kadar ne kadar toprağı gezersen, o kadar toprak senin olacak.
- Nasıl yani?
- Yani başladığı noktadan bir çember çizecek ve içeride kalan toprak onun olacak. Sonra adam sabahleyin yola koyulmuş öğleden sonraya kadar uzaklaşa bildiği kadar uzaklaşmış ve öğleyi geçtikten sonra artık geri dönmeye karar vermiş. Fakat çok fazla uzaklaştığı için acele etmesi gerekiyormuş. Üstelik bir de çok yorulmuş. Neyse. Akşama doğru adam başladığı noktaya çok yaklaşmış. Son gücüne kadar oraya varmak için uğraşmış fakat on, on beş metre kala yığılmış kalmış. Sonra da lider demiş ki “İşte böyle. İnsan kilometrelerce toprağı ele geçirmek ister fakat ona sadece iki metre kare yer kalır.
- Ooo! Çok güzelmiş. Tıpkı benim anlattığım olay gibi.
- Evet. Senin anlattığın şu mezardaki müteahhit olayı gerçek miydi.
- Gerçek tabi. Muğla’da aynen olmuş.
- Bu arada bir şey dikkatini çekti mi? Sabahtan beri hep ölümle ilgili şeylerin etrafında dolanıp duruyoruz. Gününü konusu ölüm oldu sanki.
- Haklısın. Ölüm, ölüm, ölüm.
- Yeter artık! Biraz da başka şeyler konuşalım artık.
- Daha fazla konuşmamıza gerek kalmadı. Zaten geldik
Atakan ve Nihat çalıştıkları plazaya geldiklerine çok şaşırdılar. Binanın önündeki arkadaşları şaşkın ifadelerle birbirlerine bakışıyorlardı. Binada bir sessizlik vardı. Atakan;
- Nihat burada neler oluyor?
- Bilmiyorum. İçimde kötü bir his var.
Atakan, şirketin logosu biçiminde dizayn edilmiş çiçeklerin kenarında ayakta bekleyen görevlinin yanına neler olup bittiğini öğrenmek için gitti. O, bu sessizliğin ve farklılığın nedenini öğrenmek istiyordu.
- Neler oluyor?
- On aydır burada çalışan bir arkadaşımız.
- Yeni bir ölüm olayı daha duymaya tahammül edemem.
- Hakkaten ya!
- Yirmi dakika kadar önce trafik kazası geçirmiş ve ölmüş.
- ….