Doğuş, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, olgunluk, yaşlılık ve sonrasında gelen son; ve tüm bu sürecin yaşandığı hayatımız. Hayat sürecimizde dal budak saran ayrıntılar.. Geçmişi hatırlarken, geleceği hayal etmek ve bu sırada devam eden hayatlar ve kendi özel hayatımız…
Hayatı herkesin kendi nazarıyla idrak edişi… Öyleki hayat sahnesi kimisi için mutluluklar dünyası, kimisi için haz ve hedonizm, bazıları için acı, bazıları için hiç bir şey ve tümü için de imtihan dünyası.
Külli iradenin güdümünde, cüz’i iradenin rotasında inişler çıkışlar, devr-i daimler.
Süregiden hayatımızda yaşadıklarımız her fert açısından farklı algılanır ve bu algılamaya göre anlam kazanan ya da anlamını yitiren dünyamız anlam kazanır.
Geçici amaçlarına ulaşma adına didinen insanlar en küçük bir kötü gidişe bile katlanamazken kendini uhrevi hayata göre değerlendirenler mutluluk ve üzüntü sunan dünyalarındaki her olaya hikmet nazarıyla bakarlar.
İnançla dolu sineler imanlarının seviyesine göre başlarına gelen her şeyi takdir-i ilahinin değişik şekillerde zuhuru olarak görürler ve hadisatın tazyikatından da niyetlerindeki saffete göre kazanç elde ederler. Onlar başlarına gelen her türlü olumlu duruma şükürle yaklaşır, zahiren kötü giden olayları ise birer rızay-ı ilahiyi kazanma rampası olarak değerlendirirler.
Aksi davranış içindekiler ise paranoyak yaklaşımlarıyla hep bir şeylerin endişesini duyar, daha olma vakti gelmeden, gerçekleşme ihtimali düşük bir sürü sorunun acısını boş yere çekerler. Her türlü gelecek endişesi ile yaşadıkları zamanı da karanlık görür ve böylesi fasit daire içinde tüm anlarını kendi kendilerine zehir ederler.
Birer manevi hastalık hastası olan ve tüm gelecekteki yüklerin ağırlığını sırtlarına yığan bu kişiler, kendi küçük alemlerini içinden çıkılmaz hâle getirirler. Hayallerine yetişmekten aciz kısa kollarıyla her şeyi kucaklamak için uğraşıp sanki sahip olduğu en ufak şeyleri bile kendininmiş sanarlar. Bu kişiler kendi iradeleri dışında biniverdikleri arabalarla, sanki kendi var saydıkları yolları kullanabileceklerini zannedeler. Halbuki roller baştan biçilmiş, hikâye tamamlanmış herkese bu hikâyede uygun seçimleri yapma şıkkı sunulmuş. Fakat nedense bir çokları daima başkalarının yaşadığı diğer hikâyenin peşinden koşmaya çalışıyor.
Ömürlerini Yüce Yaratıcı’nın rızası doğrultusunda yaşamaya çalışıp, başına gelen her türlü iyiliği Allah’ın (cc) lütfu, kötülükleri de kendi nefislerinden görenler ellerinden geleni yaptıktan sonra sonuçları “Takdir-i ilahi” olarak görürler, görürler de ya teselli olurlar ya da daha çok motive olurlar.
Durmadan koşturup bir sonuca ulaşamama veya hiç bir şey yapmadan bir sürü lütfa mazhariyeti görünce bir çok şeyin bizim dahlimiz dışında yürüdüğünü görürüz. Daha yarınımızı bile aktif olarak belirleyemeyen bizler için takdir-i ilahiye göre hareket etmeyi kabul etmekten başka bir alternatif kalmıyor. İnsanlar acizliklerine rağmen daha öleceği zamanı bilemediği ve daha gözle göremediği mikroplara karşı bile koyamadığı halde dünyaların hakimi olma peşindeki insanların iradi olarak sonuca ulaşabileceğini iddia etmesi akıl kârı değildir.
Biraz düşününce görürüz ki elde ettiğimiz bir çok şey zaten çok uğraşıp elde ettiğimiz şeyler değil daha çok iradi olmayarak bizlere sunulmuş lütuflardır.
“(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Ali İmran,26″
O hâlde kendimizi boş yere sıkıntılara sokup, mütevekkilane davranıştan uzak yaşamak ve hep daha fazlasına ulaşma yolunda kendi acımızı kendimizin oluşturmaması gerekir.
Bu fani dünya madem geçici olarak konaklanan bir misafirhane ve Rabbin rızasını kazanma yolunda değişik imtihanlardan geçme yeri ise bizi alakadar eden, hayatımızı etkileyen tüm parametreler ancak o kadar anlamlı, değerli ve peşinden koşmaya değerdir.
Madem imtihan dünyasının verdiği tazyikat öyle ya da böyle yaşanacak o zaman sıkıntıyı anlamlandırmak ve baki alemde işe yarayacak duruma sokmalıdır. Çektiğimiz sıkıntıların (varsa ve sıkıntı denirse tabi) türlerini değiştirmeli, en azından boş yere bunalım yaşamaktansa onları sevap kazanmaya müheyya etmeliyiz.
Aynı zamanda hayat senaryomuzun rollerini oynarken karşılaştığımız evlilik, iş, çocuk gibi durumlarda dediğimiz “Şükürler olsun” ifadesinin hayatımızın diğer yanlarında da bilinci ile davranmalı güzel görünen olayları takdir olarak görüp, bizleri ümitsizliğe sevk edip ümitsizlik anaforlarına sürükleyen olaylara karşı da metanetle yaklaşıp tamamını “takdir-i ilahi” olarak görmeli, her türlü başarımızı da “takdir-i ilahi” olarak hissetmeli en azından mülkün gerçek sahibini bilmeliyiz.
Yaratıcının üzerimizdeki isimlerinin tecellileri ile karşılaşınca bir noktadan sonra geriye yapabilecek hiç bir şey kalmadığı ve artık yolun sonunun geldiği görülür. Aslında yaşadıkça hiç bir zaman yolun sonu gelmez zira yarın nelerin olup biteceği bilinemez. Çoğu kere aciz kalındığında başvurulan ifade “Takdiri İlahi” ise esasında dünya denen misafirhanede bizim oynacağımız rolün zaten belirli olduğunu anlatır. Mütevekkilane bunu kabul etmek rasyonel davranış, aksi ise yalnızca kendini kandırma ve yolu durduk yere yokuşa sürmektir. Kendini Allah’ın merhametli kollarına bırakmak, sınırlı insani güçlerinle dağları devirmeye çalışmaktan daha mantıklıdır.
Bu yazıyı okumak için bu kelimelere bakıyor olmak gibi bu yazıyı okumuş olmak da takdiri ilahidir ve her türlü lütfa mazhar olmanın yolunun ancak sayfaları çevirmekle geleceği unutulmamalı ve cüzi iradenin fonksiyonu göz ardı edilmeyip her türlü güzelliğin Allah’tan (cc) geldiğini bir an bile hatırdan çıkarılmamalıdır.