[gözden ırak ama hep seyirciler önündeki bir spor adamımızın otobiyografik sohbeti]
Aslını söylemek gerekirse günün birinde büyük bir futbol emekçisi olacağım daha küçüklük yaşlarımda belliydi. O zamanlar mahalle takımımızın vazgeçilmez defans ve orta saha oyuncusuydum.
Bir ara mahalle takımımızın kaleci eksikliğinde kalecilik yapmış, ilkokul beşte iken diğer sınıfla yaptığımız turnuva maçında, yani üçe iki yendiğimiz maçta da takımımızın iki golünü hücum adamı olarak ben atmıştım.
Anlayacağınız küçüklüğümden beri takımın her mevkisinde oynadım; bazen bekte, bazen ileride, bazen kalede hatta bir çok kez libero olarak yeşil sahanın tüm köşelerinde. Kısacası ben her zaman tam bir görev adamıydım. Nerede bana ihtiyaç varsa orada oynardım.
İsterseniz size kazandığım, özellikle de takım olarak kazandığımız, başarılardan bahsetmeden önce futbol hayatımın daha da gerisine gidelim.
Biz futbola tutku ile bağlıydık. Daha annemiz kahvaltı hazırlamadan biz çoktan sokakta kaleleri kurmuş, golleri sıralamaya başlamış olurduk. Bazı arkadaşlarım üst başını değiştirmeyi bile unuturdu. Çok iyi hatırlıyorum bizim evin iki altında oturan Fernando Ferit sabahki maçlarımıza mavi beyaz renkli çizgili pijamasıyla katılırdı.
Ben de uyanır uyanmaz sokağa çıkardım ama pijama ile değil çoğu kez sırtımda iken uyuyakaldığım formamla. Maçlara arkasında Van Basten yazan teyzemin bana hediye ettiği portakal rengi formayla katılırdım.
Tam iyice konsantre olduğumuz zamanlarda nedense maçlarımız yarım kalırdı Maçın en heyecanlı anında annem bağırırdı “Huluusiii, hadi çabuk ol kahvaltı hazıır”. Ben de her zaman “Ya annee ben tokuum” derdim.
Sabah ki maçlarımız kahvaltı yüzünden yarım kalırdı. Gün boyunca bazı maçlarımız da mahallemizdeki Habip dayı yüzünden duraklamalı olurdu. O, biz oyuna dalmışken birden bire ortaya çıkar ve gürültü yapmamamızı, hastaların veya uyuyan bebeklerin olabileceğini söylerdi. O’nun her zamanki dediklerini bir müddet birbirimize bakarak dinler ve bu sırada maçtaki mevkilerimizi santimi santimine gözden geçirirdik.
Habip Dayı gittiği anda da maça kaldığımız yerden tekrar başlardık. Hatta kaldığımız yerden, bıraktığımız şekilde başlamaya o kadar riayet ederdik ki Habip Dayı sokağın köşesini döner dönmez pause düğmesine basılmış gibi olurdu. Kim kimin yanındaysa tekrar yerini alır, sırtı o sırada topa dönük olanlar yine arkasını dönerdi.
Mahalle maçlarımızda huzurumuzu bozan asıl kişi başka birisiydi; İsmail Amca. Hava karamaya başladığında İsmail Amca işten dönmüş olur, bize çok kızar ve bizi mahalleden kovardı. Hep aynı şeyleri der, topumuzu keseğini, bir de okulun bahçesine gitmemizi söylerdi. Kale direği olarak kullandığımız ve adımlarımızla sayarak yerleştirdiğimiz taşları yerinden oynatırdı. Bazen bizi yakalamak için peşimize bile düşerdi ama nasıl yetişebilirdi ki, bizler futbolcu adamlardık. O ise kel, şişko, kısa boylu, yaşlı bir emekliydi.
Bu yüzden akşam serininde ki maçlarımızı evin önünde değil, okulun bahçesinde oynardık.
Öğlen güneşinde, ikindi kavuruculuğunda ve akşam serininde biz hep top peşinde olurduk. Futbol bizim için her şeydi; bizim için kahvaltı, bizim için öğle yemeği, bizim için adrenalin, bizim için hobi ve bizim için fobiydi (İsmail Amcalar).
Futbolculuk yeteneğim mahalle sokaklarında, okul bahçesinde, boş arsalarda, kısaca ayak basılabilen, koşunca engelle karşılaşılmayan her yerde ortaya çıktı ve gelişti, gelişti, gelişti..
Her geçen gün sokaklar bana dar gelmeye başlamıştı. Sonraları futbolun daha da içine girdim. Semtimize en yakın mesafedeki Yunus Gençlik Spor Klübüne gitmeye başladım. Burası benim için adeta ikinci adres olmuştu. Takımımızın renkleri yeşil-kırmızı idi, logomuz yoktu. Kaptanımız Kenan Abiydi, en iyi golcümüz Kenan Abi’nin kardeşi Ramazan Abi’ydi. O müthiş kafa golleri atardı, lakabı Gullit’di.
Benim herhangi bir lakabım yoktu çünkü ben özgündüm ve hâlâ özgünüm. İlk başlarda ben kadroya giremedim çünkü yaşım çok küçüktü ama boş da durmazdım. Ensar Abi ile kulüp lokalinde çay yapardık, ben de çayları dağıtırdım.
Lise ikinci sınıfa geldiğimde bir seçim yapmak zorunda kalmıştım; ya okul ya futbol. Tabi ki futbolu seçtim, zaten hep devamsızlıktan kalıyordum. Derslerim de pek iyi sayılmazdı. Çalışsam derslerimde iyi olurdu fakat futbola olan motivasyonum ve yeşil sahaya olan aşkım dersleri ikinci plana atmama neden oluyordu. Derslerin sıkıcılığı beni okuldan uzaklaştırıp, futbola yakınlaştırdı.
Bir de insan neyi seviyorsa onunla uğraşmalı değil mi? Okul ile futbol arasındaki tercihim beni Dolmabahçe Stadyumu’nun müdavimi yaptı. Çimlerin kokusu beni büyüleyip kendine çekmişti. Artık ikinci adresim Dolmabahçe’ydi.
Stadyum ve tribün işte benim hayatım. Büyük maçlar ve taraftar. Tam bir heyecan fırtınası, binlerce seyircinin koro hâlinde tezahüratı, tribünlerden üzerine akan sevgi seli. Her şeyi unutturan, insanı kendinden geçiren taraftarlar ve üzerindeki binlerce göz. Hepsi senin topu en uygun yere bırakmanı bekliyor ve sen topu tam yerine adeta adrese teslim ediyorsun.
Görev alanım genellikle orta saha ile kale arası olur, beklediğim yeden hiç ayrılmamam gerekir. Sabit olarak hazır olduğum yer hücum yolu üzerinde ceza alanına yakın bölgedir.
İşimi çok seviyorum. Derbi maçları ve Avrupa maçları olduğunda ise adeta dünyanın en şanslı adamı olurum. Böyle maçlarda karşımda koşturan adamların bir çoğu dünyaca ünlü yıldızlar olur ve ben onlarla ortak mekanı paylaşırım.
Büyük maçları çok severim. Çünkü böyle karşılaşmalarda ben seyirci değil; seyircilerin, binlerce takımına gönül vermiş insanın gözü önünde bir görev adamıyım. Top bende iken kendi takımından olan futbolculara meşin yuvarlağı dikkatlice vermeliyim. Benim uzatacağım top birazdan gol olabilir ve ortalığı saran sevinç çığlıklarında benim de payım olur.
Futbol benim geçim kaynağım ve futbol benim her şeyim. Yeşil çimler benim mekanım, meşin yuvarlak yaşamımın vazgeçilmezi, tribünler motivasyonum. Saha kenarındaki koşu yolu çalışma yerim ve işimse maçlarda taca çokan topları saha içine iletmek. Hafta boyunca da çimleri kısaltmak ve sulamak.
[bu spor adamının en bilinen başarısı bir uluslararası maçta topu rakip takımın yıldız futbolcusunun burnuna isabet ettirmesidir. Burnunun kanaması bitmeyen futbolcunun maçtan çıkması ile 0-6'lık maçta daha fazla gol atılması engellenmiş olmuştur ]