Söyler misin niçin bu kadar dert yanıyorsun? Niçin ağzından çıkan kelimeler şikayetlerle dolu? Böylesine yakınmak niye? Bu kadar sızlanmak da neden? Dertlerden bahsediyorsun. Durmadan ah-u vah ediyorsun. Feryadınla yürek sızlatıyor, sözlerinle kasvet sunuyorsun. Hep karanlıktan, kaybetmekten, bitmekten, kaybolan ümitten laf ediyorsun…
Eksiklik içinde bulunduğunu dile getiriyor, sahip olamayışın hüznüyle bağırıyorsun. Dudaklarından dökülen hep noksandan bahsetmek. İfadelerin eksik dolu.
Elinde olanları hiç düşünmüyorsun. Zenginliklerinden habersizmiş gibi davranıyorsun. Mevcut olan servetinin farkına varmıyorsun. Belki de düşünmek istemiyorsun. Aklına getirmek istemiyorsun. Belki de, kaybettiğini zannettiklerinin ardından yaptığın sızlanmaların, avucunda olup da parmaklarının arasında tuttuklarının farkında olmanı engelliyordur.
Susma! Nelere sahip olduğuna bir bak. Ne kadar sermayeye sahip olduğunu, ne kadar varlıklı olduğunu bir düşün. Nasıl küçük kayıpların ardından büyük vaveyla kopardığını gör!
Söylesene! Yapraklardaki hışırtıyı duymak, sessizce akan damlanın düşüşünü görmek, kırmızı bir gülün kokusunu içine çekmek, daldaki çiçeğin letafetine şahit olmak, arıların sineklerin nağmelerini dinlemek, ve daha bir çok güzelliğin etrafımızdaki varlığını fark etmek, onların olduğunu anlamak, tüm bunları anlayabilmek..
Bunlar sana huzur vermiyor mu? Bunlar seni neşelendirmiyor mu?
Yağmurun okşayan sesi, güneşin yürekleri ısıtan ışığı, rüzgarın üfül üfül nefesi ve gündüzün karanlığı yıkan aydınlığı. Teneffüs edilebilen hava, dokunulabilen zarif bir çiçek, koklanabilen güzel bir esans, tadılabilen onlarca lezzet, hissedilen binlerce duygu. Yapmaya muktedir olunulabilen milyonlarca güzellik..
***
Koşamamaktan bahsediyorsun. Yürümenin seni çok yorduğunu belirtiyorsun. Ayağındaki yaranın çok acı verdiğini, bunun dayanılmaz olduğunu haber veriyorsun. Ah keşke ayağım burkulmamış olsaydı, ben de diğer insanlar gibi sekmeden yürüyebilseydim diyorsun.
Peki söyler misin ayakkabı giyme lüzumu duymadığını. Çorap kullanamıyor olmanın senin için eksiklik sayılmadığını. Ayağındaki parmaklarda hiç çıban çıkmadığını. Ayağının tamamen koptuğunu, böylece ayakla ilgili kaygılarının tümünün geçerliliğini kaybettiğini.
Hiç düşündün mü? Ya ayağın, dizin ya da bacağın hiç olmasaydı da böylelikle şikayet ettiğin yaraların hiç birisi olamasaydı.
Gözündeki ağrıdan dolayı feryat ediyorsun, yeri yerinden oynatıyorsun. Ağlıyorsun, sızlıyorsun. Peki, hiç düşündün mü gözbebeklerinin yerinde olmadığını? Aydınlıkla karanlığın senin için aynı anlama geldiğini. Işığı, nesnelerin üzerlerindeki parlaklığı göremeseydin. Peki, ağlayabileceğin, gözyaşlarını akıtabileceğin gözlerin hiç olmasaydı!?
Eline dikenlerin batması. Isırgan otunun parmaklarında şişikler meydana getirmesi. Ve ne kadar güzel değil mi elindeki çıbanın ızdırabı, ne güzel değil mi avucundaki sızı ve acımadan kıpırdatabilmek parmaklarını. Düşünsene elin olmasaydı elindeki o koca çıban ve çıbanın acısını nasıl hissedecektin.
Ne kadar güzel değil mi derin derin nefes alabilmek, fasılasız her an havayı soluyabilmek. İçine çektiğin atmosfer gazlarının acı vermeden ciğerlerine yol alabilmesi. Her nefeste burnunun, nefes borularının, ciğerinin adeta kazınırcasına acı vermemesi.
***
Ah ne güzel öksürüyorum, Allah’ım çok şükür aksırabiliyorum, acımıyor hiç dilim, damağım veya hastalık şiddetinden göğüs kafesim. Ne güzel;, öksürebiliyorum.
Ne güzel hissedebiliyorum tüm şiddetiyle midemdeki ağrıyı. Sinirlerim çalışıyor, beynim algılıyor karnımdaki ülserin ağrısını. Ah ne büyük lütuf, çok şiddetli ağrıyor ciğerimdeki iltihap.
Ve en güzeli.
Kaybettiklerim bana sahip olduklarımı hatırlatıyor. Elden çıkanlar sahip olduklarımın değerini anlatıyor. Bir giden, bin olanı bildiriyor. Çirkin görünen bir yara, güzel olan binlercesini kavratıyor.